abesle_istigal

Pazartesi, Kasım 9

20

an unavoidable disappointment

Cuma, Kasım 6





















tık'layın, lütfen: http://www.fikirsahibidamaklar.org/bulten/3/

Pazartesi, Kasım 2




















Gerçek gıdaya eşit erişim hakkı, çocuklarımızın en temel hakkıdır!

Pazartesi, Ekim 26

Sayın Milletvekilim,

Bugün kara bir gün, zira:

"Tohumluklar dışındaki genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünleri ile genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünlerini içeren gıda ve yem maddeleri hakkında karar verme, işleme, ithalat, ihracat, izleme, tescil, etiketleme, kontrol ve denetim ile ilgili usul ve esasları kapsayan “Gıda Ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar Ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol Ve Denetimine Dair Yönetmelik” 26.10.2009 tarih ve 27388 sayılı Resmi Gazete ’de yayımlanarak yürürlüğe girdi."

Bu yönetmelik bizi kollayan bir yönetmelik değil.
Bu yönetmelik ulusötesi şirketlere toprağımızı, tohumumuzu sömürme yolu açan bir kapı.

Biz GDO'lu gıdaların yönetilmesini değil, yasaklanmasını istiyoruz.

Yönetmeliği kaleme alan ve altını imzalayanlara bir çift sözümüz var, lütfen iletin: "Oğul sadıklığın bu muydu? Valla kurda yedirdin beni!"

Defne Koryürek

dedim ve İstanbul'un vekillerine yolladım..

Cuma, Ekim 2

“Çok tasarlanmış bir şey değildi. Biraz çalışmamış olmanın verdiği bir şeyle hedefi kaçırdık. Daha önceden hazırlığımız yoktu”

Hep diyorum, dersini iyi çalışmak gerek diye...

Salı, Eylül 29

"Bu ülke Hülya Avşar’a bile bölücülükten soruşturma açtı ya, vallahi pes!"

Pazartesi, Eylül 14

"O “emanet”i sevmiyorum ben. O lafı sevmiyorum. Ben kimseye emanet falan değilim. Devam eden bir demokratikleşme mücadelesi var ve ben de onun içindeki biriyim.

Pazar, Eylül 13

Cem Yılmaz sahiden zengin bir adam. Sözün her manasında... Helal olsun!

Cumartesi, Eylül 12

3 yıl önce Yeni Harman'ın sağladığı rakamlarla anmıştık, bu yıl Odatv'nin rakamlarıyla...





"Gerçeğinizi bulun çünkü bugünü başka türlü kavrayamayacağız... dünü öğrenmek zorundayız."

Perşembe, Eylül 10

Dün ya da evvelsi gün Başbakan Erdoğan, "Stresten içiliyor olsaydı ben de içerdim hatta her akşam bir iki tek de yuvarlardım" demiş. Anladığım kadarıyla sigarayı bıraktırma gayreti içine girdiği işşiz bir vatandaşımızın "işşizim, stres çok, o yüzden" cevabına karşılık..

Diyecek lafım yok. Amerikan Başkanı Obama'nın sağlık alanında başlatmaya çalıştığı reformlarla paralel bir zamanda, bizim başbakanımızın da sağlığımızı düşünüyor olması elbette son derece olumlu.

Peki! ...ama kafam karıştı: içki içmeyelim, sigara da ama çoluk çocuk iftar masalarında Cola'larla mı açılsın oruçlar? Bayramlarda mısır şurubuyla tatlandırılmış baklavalar, lokumlar mı yensin?

Diyeceğim şu ki, Ramazan'ın inayeti üzerinize olsun Başbakanım, hazır eliniz sağlık mevzuularına değmişken, bir zahmet şu mısır şurubu ve zararlarına da değinseniz...

Pazar, Eylül 6

Ey İstanbul nasılsın? Neredeyse beş aydır görmedim yüzünü, koklamadım havanı, dolaşmadım sokaklarında, dinlemedim namelerini.
Özledim işte seni. Gözleriyle konuşan insanlarını ve onların sohbetlerini, kahkahalarını özledim. O kadar kızdığım, eleştirdiğim binalarını, hatta çelişkilerini, hatta çirkinliklerini...

Eee, ne var ne yok İstanbul? Yaşam zor, trafik filan, yazın nemi, sonbaharın yağmuru çamuru diyeceksen geç bunları. Mucizesin, ışıksın sen, milyonlarca sakinin farkında olmasa da.

Hep geleceğim demiştim. Olmuyor işte. Kızım Marianna ile birlikte yaşıyoruz aylardır, hasta annem de katıldı aileye. Gülme ama boş vakitlerim çamaşırla, yemek pişirmekle geçiyor bu dönem.

Gece başımı yastığa koyduğumda, gözlerimi kapattığımda bazen yaşlanıyor hissine kapılıyorum. O zaman da imdadıma koşuyorsun.
Seni hayal etmek bile gençleştiriyor.

Ekim ortalarında geleyim diye düşünüyordum ama şeytanın işine bak İstanbul, ekim ayında erken seçimler yapılacak buralarda. Seçimler kasımda yapılsa olmaz mıydı?

Bekle beni İstanbul...


Okuduğum en güzel, en güzel mektuplardan biri.. Yorgo Kirbaki yazmış.

Salı, Eylül 1

"Bölünme sendromundan kurtulmamız gerekiyor, üniter devlet yapısının sürekli gündeme getirilmesi özgüven eksikliğinin sonucudur"

Çarşamba, Ağustos 26

Aynı sözleri muhalefet söyleyince öfkelenen ama Genelkurmay Başkanı söyleyince "Biz de böyle düşünüyoruz" diyen bir iktidar..

Pazartesi, Ağustos 24

Fikir Sahibi Damaklar'ın 30 günlük GDO ihtimalinden uzak beslenme orucunun ikinci haftası.

Cumartesi, Ağustos 22

30 günlük GDO ihtimalinden uzak beslenme orucumuzda ilk hafta geride kalmak üzere. Gün doğumundan batımına süren bir başka orucu tutanlara sesleniyoruz: aynı güneşin altında yaşıyoruz ve aynı ayın; aynı ay'a denk geldiysek de, farklı görünse bile uslubumuz... vicdanen aynı yerdeyiz.

İyi, temiz ve adil olandadır insanlığın yükseldiği değerler. GDO ise ne iyidir, ne temiz ve ne de adil.

İftar sofralarınıza GDO ihtimali olanı koymayın. Orucunuzun hakkını verin. İnsanlığın yüksek değerlerini onurlandırın.

Pazartesi, Ağustos 17


Türk olmak hepimizi fena kasıyor! Vazgeçtim her "ya, dağa da laf olsun diye çıkmadılar" diyene vatan haini denmesinden; vazgeçtim "açılım" diyene "yüce divan" yolu sunulmasından; vazgeçtim kanayan, kabuk tutmayan bir yaraya bakıp "özür dilerim" diyenin biteviye taşlanmasından; vazgeçtim tüm zor'a rağmen şehrin yaşayanı, sahibi ve vatandaşımız, kardeşimiz Rum'un gözünün içine baka baka hala ve özellikle de 500 küsur yıl sonra İstanbul'un fetih kutlamalarından ve vazgeçtim sanki yarın gelip İstanbul'u elimizden geri alacaklarından korkuyormuşuz gibi şehrin her bir koşesine, bir diğer köşesinden görülecek dev Türk bayrakları çeilmesinden; vazgeçtim oğlan çocuklarının, sanki başka türlüsünü düşünebilen varmışcasına "Türkiye Türkler'indir, Türk kalacak" nakaratına korna ile eşlik etmelerinden... bari Türkçe'yi Türk gazetelerinin manşetlerinde Türkçe okuyabilsek!

Neymiş, "Türkiye'de Türkçe değil" miş. Bu da Türkçe bir gazetenin internet sayfasıymış!

Editöre bas bas bağımak mümkün olsa keşke. "Asıl sizin Türkçe'niz Türkçe değil!" Doğrusunu her gün iki defter sayfası dolduracak kadar yazma cezası vermeli: "Türkiye de Türkçe değil!"

Şimdi çıkar oğullarımız boyunlarında bayrak, slogan atar, "Türkiye" ne'ce, hepimize öğretirler gerçi, ama, hani Türkiye Türkçe olmasa ve Türkler'in de olmasa, "bizim" olsa ne çıkar?

Ve hatta, fena mı olur?

(Elbette, ne büyük talihsizliktir ki Mehmet Alli Kılıçbay'ın bize "biz"i anlatmayı denediği bir makale Türk olmanın tüm kasılmış halini bana hatırlatsın ve benim tarihime böyle not düşsün.)

Çarşamba, Ağustos 12

"Evlat acısından daha büyük bir acı yok. 30 yıldır nice anne, telefonun başında Ağrı, Munzur, Cudi, Erciyes, Kaçkar Dağı gibi olduğu yere yığılıp kaldı. Annenin ideolojisi, siyaseti, sağcılığı, solculuğu yoktur." diyen Erdoğan'ı hürmetle selamlıyorum.

İçtenlikle tekrar edeceğim cümleler bunlar.

Şükürler olsun.

Sözlerini hatırlatmak gerekmesin ve tarihe not düşmüş olalım diye kaydediyorum buraya.

Ayrıca hükümetin meseleye yaklaşımına mesafeli duran CHP ve MHP liderlerine dair de "Hesabını tabanları soracaktır." demiş. Demokrasi, budur. Vakti gelir oy sandığında konuşur halk. Ama hepimiz biliyoruz ki 30 yıldır devam eden bir acıyı çözmeye mesafeli durmak, durumdan istifade oyunlar kurmak, bir alternatif dahi önermeden hele, "biz almayalım" demek, görüşmeleri birer güç gösterisi niyetine uzatmak, ötelemek... en basit kelimelerle acz, en ağır kelimelerle de.... izin verin, telaffuz etmeyeyim. Zira dedem derdi, hatanın neresinden dönsen kardır kızım, diye. Nur içinde yatsın. 30 yıl da sürmüş olsa, 80 yıl da, dönebilirsek, döner de bir olabilirsek, kızıma, yarının analarına kar olacak. Onların sırtından bir kamburu silmiş olacağız. Bu gururu Baykal ve Bahçeli'yle de paylaşabilmek isterdim. Fark edip, dönüp, bir dirhem tuz olsun katsınlar aşımıza diye kapıyı açık bırakmak isterim.

Pazartesi, Ağustos 10

İstanbul'u zaman zaman yaşadığım sokakların dışında gezdiğimde; güneşin batışını çoktur unuttuğum bir köşesinden seyredip, gözlerim Boğaz'ın sularına ne zamandır durmadığım bir köşesinden daldığında, hep düşünür ve hak veririm: "illet oluyordur Avrupalı bize! kimbilir dantel koyları, tepeleri ve nehirleriyle bu şehri nasıl baş tacı yaparlardı" diye. Canına okuduğumuz çeşmelerini, kıydığımız sularını, yok ettiğimiz mahallelerini ve camiileri, kilise ve bilimum ibadethanelerini, medreselerini, han ve hamamlarını saymıyorum... olduğu haliyle bile bizi aşan İstanbul'dan bahsediyorum.

Hiç düşünmediniz mi, siz de, bu şehir başkasının elinde olsaydı örneğin (bize benzediğini söyleyip durduğumuz) İtalyanlar'ın ve biz ziyaret ediyor olsaydık... diye.

Serdar Akinan Gökçeada için düşünmüş ve cesaret edip yazmış da: ”Ne iyi olmuş da bu adayı geri vermişiz...”

Perşembe, Ağustos 6

"Kayıtları tutulmaz, iş yasalarında tanımları yoktur, tümüyle sistem dışıdırlar."

Salı, Ağustos 4

"Adım sizde saklı kalsın"

Perşembe, Temmuz 30

"I used to stop for a long time in front of the tiger's cage to see him pacing back and forth. I liked his natural beauty, his black stripes and his golden stripes. And now that I am blind, one single color remains for me, and it is precisely the color of the tiger, the color yellow."

Bunu bu şekliyle Borges demiş, bana 30'unda hatırlamak kaldı.

Çarşamba, Temmuz 29

"Çok çalışmam gerek anne, çook!"

Çarşamba, Temmuz 22

“Herkes çok iyi biliyor ki o dönem çok karanlık bir dönemdir."

Pazartesi, Temmuz 20

"fark göremiyorum! ya sen?"

Perşembe, Temmuz 16

Pazartesi, Temmuz 13

''Darbe, mutlaka bir gece yarısı, sabaha karşı gelir diye bir şey yok. Darbe bir süreç. Darbeyi sadece askerler yapar diye de bir şey yok. Darbeyi siviller de yapar." demiş, muhterem muhalefet liderimiz. Tamam, başına katılıyorum, doğru, değişim bir süreçtir. Kanlı ya da değil, hep bir "süreç"tir ama, siviller? Sahiden, biz darbe yapar mıyız?

Benim kafam karıştı.

Düzende değişiklik silah zoruyla yapılıyorsa eğer, taraf bile olsak değişime, makul siviller olarak duruma az buruk, az ekşi bakıyoruz; silahlı kuvvetler yapıyorsa, aman kimsenin çocuğu böylesini görmesin, adına darbe diyoruz; haa, bazı özel durumlarda siviller gerçekleştiriyorsa da değişimi, biz buna devrim diyoruz. Yani, öyle sanıyordum. Hani, Fransız Devrimi, 12 Eylül Darbesi gibi örneklerden yola çıkarak..

Şimdi, sevgili, pek muhterem muhalefet liderimiz "Türkiye'de sivil ve askeri yargı, darbeyle savaşmak için donanımlıdır." derken, tam ne demek istiyor? 12 Eylül bir darbe değil mi, yoksa? Yani bir-Japon'un-insafına-kalmış Evren halktan biri, bir sivil ve hatta bir devrim kahramanı falan mı? Yoksa netekim paşa kırılırken Baykal'a, manasız alınganlık mı yapmaktaydı?

Yani, Baykal, ne demeye çalışıyor? Yoksa muhalefet hep ve her daim "hayır" mı demek?

Valla anlamadım ben!?

"Gazetecilik denilen meslek bir tür 'Cin Ali' ya da 'Ayşegül' serisi değildir, olmamalıdır." diye güzel ve elbette hepimizin hak vereceği türde doğru bir cümle kurmuş, Zaman gazetesinden Nedim Hazar. Anlayacağınız üzere, Ayşe Arman'ın tesettürle imtahanını değerlendiriyor.

Arman'ın ne soyunmasını soyunma diye değerlendirdim, ne de tesettürünü ciddiye alacak halim var; şuur sahibi bir insanım. Ama Nedim bey de, empatiden dem vurmak yerine, Arman'ın havuz/deniz sefasını bir de Nihal Bengisu Karaca'nın o her birimize pek derinden dokunan yazısıyla karşılaştırmalı okusa, önce..

Perşembe, Temmuz 9

kopanisti, ceviz ve maydanoza sarılmiş sigara böreği ve kelek, koruk, şeftali, fesleğen ve taze soğan salsa.. Mustafa amcanın domatesleri... yasemin/hanımeli kokan bal ve toplayamadığımız ardıç tohumları.. 12 saatlik bir buzağı... Sibel'in sukuneti. Melih'in kül kaplı keçi peyniri, kaparili pilav ve Gökçen bey'in hediyesi: "lapin".. korsan koyundan deniz kestaneleri... Reha'nın rose şarabı.. hele, Güvenç'in sakız kremalı "kenar mahalle pastası"... çok lezzetliydi. üç gün üç gece sürdü sefası. 41 oldum.

Cuma, Temmuz 3

Esir ticareti yapmanın yolu açılıyor, kimseden gık yok! Türk-iş'i saymazsak...

Perşembe, Temmuz 2

'pırtık bir merserize kazak ile pırıltılı Benetton arasındaki 7 çıldırtan fark

Çarşamba, Temmuz 1

"Anadolu çiftçisine ve özellikle Konya çiftçisine çağrımız şudur: Şayet toprağını kaybetmek istemiyor ve yakın bir zamanda aç kalmak istemiyorsan ilaç, gübre ve tohum pazarlamacılarının vahşi pazarlama yöntemlerine aldanmamalısın. Unutmamalı ki: Çiftçiye GDO’lu tohum ektirenler, acılı gününde yanında olmayacaklar."

Salı, Haziran 30

critical link’ between the H1N1 influenza (Swine Flu) virus and genetically modified amylopectin potatoes

Pazartesi, Haziran 29

Bir küçük deneme yaptım, acaba hayati bir mesele karşısında İstanbul Milletvekilleri'ne ulaşabilecek miyim, diye. Hani, neresinden baksanız ben bir vatandaşım, bu milletin bir ferdiyim ve Meclis'te 67 sandalye ile temsil edilen bir şehirde yaşıyorum. Dolayısıyla açtım Meclis'in sitesini, Milletvekilleri sayfasını çağırdım ve üşenmedim, teker teker her bir İstanbul Milletvekili'ni tık'ladım.

Aslında oldukça enformatif buldum, siteyi. Her bir milletvekilinin adından, soyadından öte, eğitimi, iştigal konuları ve aile hayatı dahil, söz konusu vekilin makul bir portresinin yanı sıra, Meclis'de verdiği kanun tekliflerinden soru önergelerine tüm performansı kayıtlı. Her bir kanun ya da soru önergesinin dökümüne, şu andaki duruma kadar bir hayli bilgiye de bu sayfalardan ulaşılabiliyor. Ayrıca aynı sayfa üzerinden vekillerin e-posta adreslerine de ulaşmak mümkün. Hepsinin değil, ama olsun.

Ben de tuttum, her birine kısa bir mesaj yolladım:

"Sayın milletvekilim,
GDO'lu tohumların topraklarımızda kullanımına ilişkin görüşlerinizi öğrenmek isterim.

Hürmetlerimle,"

diye.

Elbette adımı, sanımı ve bana ulaşabilecekleri telefon numaralarımı da ekleyerek.

İstanbul adına Meclis'te sandalye işgal eden 67 vekilden bu postayı yolladığım ve milletvekili@tbmm.gov.tr adresi taşıyan 45'inin 14'üne sorum ulaşmadı bile! Server tarafından, ki bu durumda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin server'ı olsa gerek bu, anında reddedildi! 31'inin adresine ulaştığını hayal ettiğim sorumun kaç vekil tarafından onurlandırılanacağı ise... ayrı bir endişe konusu olsa da benim için, şaşırmayı ve hatta vekillerim tarafından şımartılmayı inanın heyecanla beklemekteyim.

Günün sorusu, dolayısıyla: "Hayati bir konuya ilişkin soracak bir sorunuz, takip edecek bir davanız olduğunda sizi Meclis'te temsil eden vekile nasıl ulaşırsınız?"

"Şirketin faaliyet alanları ne?
- Bitki koruma, tohum ve çevre sağlığı..."


Tabi, elbette. Neden olmasın!
Di mi?

Di, değil!
Hiç değil.
Yemeyin, dostlar yedirmeyin. Aman.

Tohumumuzu alıp patentleyip, yani "katır"laştırıp ama gene bize satacak; beraberinde de gübresini, ilacını faturalayacak olanlara, gözünüzü seveyim, "hayır!" deyin.

Kendi tohumumuzu, kendi toprağımıza ekip çocuklarımızı besleyebilmek yaşamsal hakkımızdır.

Bugün Türkiye'de "Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı"nın adı "Tarım ve Gıda Bakanlığı"na değiştirilmesinin arkasında, asla görmeyeceğimiz, gitmeyeceğimiz, merak dahi etmediğimiz köyleri şen çocuk sesleri ile tasfir edişimiz var: "orda bir köy var uzakta!" Tarımda ilerleyemememizin ardında "köylülük"ü hakaret olarak kullanmışlığımız, topraklarımızın değerini bilmeksizin birinci derecede deprem bölgesine sanayii tesisleri yığmışlığımız var. Yetmiyor, tohum ve toprak hususunda kafası karıştırılmaya pek müsait ve köylüsünden kentlisine ama 70 milyon cahilimiz var.

Yoksa Bayer, Monsanto, Cargill gibi ... gibi (şimdi dersem, dava bile ederler, ama serçe kuşu değil aklımdan geçen -- siz anladınız tabi) üzerimizde böylesine tur atmazlardı.

Yemeyin dostlar, yedirmeyin de. Gözünüzü seveyim.

Pazar, Haziran 28

Ey sevgili köşe yazarı! İlgine cevaben “Şahsınıza saygımız sonsuz ama gazetenizde yer almayı hiçbir şekilde istemiyoruz.” diye bir mail alırsan, muhattabını rahat bırakırsın di mi?

Yoksa "Ahahahahah! Nasıl ama, süper karakterliler di mi?" deyip köşene yastık mı yaparsın?

"..yabani insanların elinde İstanbul."

Cuma, Haziran 26









"Evren: Halk evet derse, intihar ederim."
"Bütün Çinliler ve bütün darbeler birbirine mi benzer?"
Gündem darbe

Çarşamba, Haziran 24















self.

Cumartesi, Haziran 20

20 Haziran, Dünya Mülteciler Günü

"Zulümden kaçan pasaportuyla gelmez zaten."

Çarşamba, Haziran 17

"redd-i miras"

Pazartesi, Haziran 15

"arsızlık"

Analar oğullarına "erkek oğlum" dedikçe, sırtlarına tülbent koyup, bir masa silmeyi bile onlara yaptırmak yerine "ah, yapamaz ki o" diye kızları sürdükçe her işe ve "ananı..." diye başladıkları her eylem ifadesinde, analar duymazdan gelip yürüdükçe oğulların yanından.. kim diyebilir ki memleketimin oğlan çocuklarındadır suç? "Ha siktir!" diye kaçırdığında ağzından, bir terlik yemediyse anasından, suç oğlan çocuğunda mıdır? Ya da bir derde deva olmadan daha, doğduğu andan itibaren hem de, "erkek oğlum" diye sevdikçe anası, bir bok sandıysa kendini.. arsızlaşan bu oğlan çocuklarına kızılabilir mi? Dolayısıyla, evet. Memleketi bir sürü kifayetsiz ve de muhteris oğlan çocuğu bastıysa, kimdir sorumlusu analardan başka?

Besbelli benimle aynı düşünen başka kadınlar da var ve sormuşlar bir başka "oğlan çocuğu"na, üstelik karısının da "oğlan çocuğu" olan bir zavallıya: ‘Üzmez sen hiç terlik yedin mi?’ diye... sormakla kalmamışlar yazık, şemsiye ve yumurta ile saldırmışlar. Ben atlamışım haberi. Bugün öğrendim ki 7,5 yıl hapis cezası istemiyle yargılanacaklarmış.

İyi mi?

Böyle bir şey, ölçü.. Üzmez'e üzülmek mümkün değil, yüzündeki arsızlığın ardında anası bile olsa. Sordukları soru ne kadar yerindeyse de, kadınları savunmak da zor; "küçücük bir kızı taciz edene layık gördükleri makul bir çürük yumurta ve yaralamayı bile başaramayan hepi topu bir şemsiye darbesi"ne 7,5 yıl kabul edilebilir bir uyarı değilse de.

Önerim, tüm ana ve kadınlara. Sokakta, yanınızdan geçerken arkadaşıyla sohbetin basit havası içerisinde "anasını.." diye kendini ifade eden tüm oğullara, tüm "erkek" oğullara dönüp "efendim?" demeniz. "Efendim?!" Ve iki saniye de olsa boş boş yüzünüze bakmalarını sağlamanız, "ne oldu ki şimdi?" diye.

Üzmez'e doğru soruyu sorabilmiş hem cinslerimize en doğru destek bu olur, derim. Yumurta atma noktasına sıkıştırmadan kendimizi, oğullarımızı bir an evvel "adam" edelim.

seksenaltı yıl, on ay...

son bir yıl içinde 82 çocuğa toplam 373 yıl hapis cezası..

Cuma, Haziran 5

Mayınlı arazilerin temizlenmesine ilişkin...

"Öyle olmasaydı, Zeynep Tokuş'un tek celsede boşanma haberi gazetelerde manşet yanına yerleşmezdi (mayınlar yirmi ikinci sayfada)..."

"Kendi topraklarında mayın berisinde bir nevi tutsaklığa, sakatlıklara, ölüme ve feodal zincirlere layık görülebilmiş insanlardan tarihi bir özrün vesilesi de saymak."

Perşembe, Haziran 4

Mayınlı arazilerin temizlenmesine ilişkin..

"Mayın uzmanı Casey-Maslen uluslararası sivil toplum örgütlerinin temizlemede uzman olduğunu, davet edilmeleri halinde Türkiye'ye yardımcı olacaklarını söyledi."

"Şunu da söylemeden geçemeyeceğim:

Mayından temizlenen arazinin bölge halkına verilmesini isteyenleri 'Yok öyle bedavacılık!' diye azarlıyorsunuz, ama o topraklar zaten bölge halkınındı.

1950'li yıllarda "Burası askeri bölge olacak, mayınlanacak, sivillere kapatılacak" diye istimlak edildi, bölge halkının elinden alındı.

İstimlak sebebinin ortadan kalkmasıyla beraber o toprakların eski sahiplerine iadesinin gündeme gelmesinden daha tabii ne olabilir?

Buna bedavacılık denmez, iade-i hak denir.

Ve isminde ADALET kelimesi bulunan bir partiye de bu yakışır."

Salı, Haziran 2

Mayınlı arazilerin temizlenmesine ilişkin..

"Yöre halkının organik tarım için ne sermayesi ne de birikimi var. Bu işin altından kalkamazlar."

Mayınlı arazilerin temizlenmesine ilişkin..

“Türkiye’de bizimle beraber en az 5 firma daha o bölgedeki mayınları metrekaresini 1 dolardan temizlemeye hazır. Yetkililer 500 milyon dolar tutacağını söylüyor ancak bir bu işi yaklaşık 216 milyon dolara 2 yıl içinde bitiririz. Bu işlemin ardından NAMSA bölgede incelemelerde bulunup, alanın yüzde kaçının mayınlardan temizlendiğini ve güvenliğini raporlar. Ben bugüne kadar mayınlardan arıtılmış alanın tarımsal amaçlarla kullanılması için mayınları temizleyen firmaya kiralandığını hiç duymadım. Bölgeyi bilirim. Türkiye’nin Suriye sınırındaki 510 kilometre uzunluğundaki alanın en çok 200 kilometrelik şerit tarıma elverişlidir. O bölgede metre kare başına 2 dolara bırakın mayın temizlemeyi köylüden doğrudan tarım alanı satın alırsınız.”

Pazartesi, Haziran 1

Hiç şüphem yok ki her köşesinde kameralar yerleşik Taksim Meydanı'nın. Hiç şüphem yok ki Kitchenette ve Starbucks ve Garanti Bankası kameraları çalışıyordu, olay sırasında. Hiç şüphem yok ki AKM'nin önünde de, Gezi Pastanesi'nin kapısında da kameralar mevcut. Gene hiç şüphem yok ki adı Ebru olan bir sokak köpeğine bu adı veren gene bu mekanlardan birinin sahibi, idarecisi ya da çalışanı... Kimse dönüp de bakmadığına göre kayıtlara, ne kapıda onu besleyen ve ne de adını veren.. ve tek arayan, peşine düşen mahalleden bile değilken hem de!











..ama zaten genç ya da yaşlı tüm oğulları bu memleketin, karşı tarafın "ana"sına talip, en vahşi, en taşınmaz, en kanlı kelimelerle. Ebru tekmelenmiş, hem de ölesiye. Kimse görmemiş. Kimse de peşine düşmemiş.

Çok mu tuhaf, sahiden de?

Mayınlı arazilerin temizlenmesine ilişkin..

"..hiçbir aklı başında firma 600 milyon ABD doları harcayıp sonra da harcadığı parayı 30 senede geri almayı göze alamaz! Fırsat maliyetini de koyarsanız ancak 45 senede harcadığını parayı geri alabilecek demektir. Dünyadaki yatırımın dönüş normları (gelişmiş ülkelerde dahi) 10 seneyi geçtiği çok ama çok nadirdir, eğer herhangi bir firma bu şartlarla böyle bir işe koyulmuş ise orada başka şeyler aramak lazımdır. Hele bu özel bir firma olursa bunu kazanç üçün yapmadığı rakamlarla sabittir. O zaman sorarlar, Türkiye ye niye böyle bir jest kim, neden yapar?"

"Ancak, hiç değinilmeyen konu hiçbir yabancı ülkeye sınırı olmayan Tunceli, Bingöl, Diyarbakır, Batman, Bitlis ve Siirt’te de mayın döşeli olması."

Pazar, Mayıs 31

"..500 yıldır birlikte yaşadığınız farklı dinden ve ırktan insanları "Vatandaş Türkçe konuş" diye huzursuz etmeyi "Çağdaşlık" zannederdiniz.
Ama artık 21'inci yüzyıl gelip geçmeye başlamış.
Dahası var mı?
Sovyetler Birliği bile çöküp dağılmış.
Daha ne diyelim?
Bir siyah derili Amerika'nın başkanı olmuş.
Siz hâlâ "O mahallede neler oluyor"la yurdu ve dünyayı anlamaya çalışıyorsunuz.

Çarşamba, Mayıs 27

"Bana "Çek git" diyen yanlış adam söylemiş bile olsa, söyledikleri doğrudur..." demiş Bekir Coşkun ve çok temiz, çok makul sormuş "Nerede o insanlar? diye.

Cumartesi, Mayıs 23

"Ailem Araca’da. Bu fakir halimle aile yuvama hasret kalarak mahvolacağımdan, kardeşimin bulunduğu Araca’ya benim de gönderilmekliğim hususuna yüksek müsaade ve delaletinizi derin saygı ile yalvararak dilerim. 4/10/938. Sirkeci’de iskán misafirhanesinde. İsmail oğlu Şükrü"

Pazartesi, Mayıs 18


Pazar, Mayıs 17

Zeynep Tanbay "Burası darbe hazırlıkları yapılan bir ülke ve asıl bu konuda panik yapılması gerekiyor." demiş ve eklemiş: "Bu sanatçılar 18 mart yürüyüşü hakkında hazırladıkları ve bir internet sitesinde yayınlanan metinde, Atatürk için ulu önder ifadesini kullanıyorlar. Bence bu konuyu sosyologlarla görüşmek ve onlara sormak gerekiyor. Eğer 21. yüzyılda, sanat gibi yaratıcı bir işle uğraşan yetişkin insanların ‘ulu önder’ lafının altında birleşmesi normalse ben herkesten özür dileyeceğim."

Sorgulama yeteneğini sosyalleşmenin ılık ve huzurlu uyuşukluğuna ya da memleketin "gerçekleri"ne ya da dünyanın nimetlerine kaptırmamış bu akıllı kadına şükranlarımı iletiyorum.

Salı, Mayıs 5

Youtube yasağının 1 yılı doldu!


*Türkiye İnternetle Savaşmaktan Vazgeçmelidir!*

İnterneti yasaklamak, interneti ve çağı algılamanın sonucunda en
hafifinden "*Pire için Yorgan yakmaktır*". Ülkemiz, internetden korkan, onu kontrol etmeye çalışan, *Donkişot* vari internete savaş açan bir ülke görüntüsü çizmektedir. Yasaklar, en iyisinden, Türkiyenin kafasını kuma gömmesidir. Başbakanımız, yasağı deldiğini TV'de açıklamakta, medya yasağın naıl delineceği anlatmakta, yurttaşlarımız da bu yasakları delmenin yollarını kolayca öğrenebilmekteler. "zararlı içeriği", yönetişim ilkeleri ışığıda modern dünyaya paralel bir şekilde çözmek mümkündür. Ülke olarak yasaklama reflkesinden vazgeçip, interneti demokrasimi geliştirmek, toplumsal kalkınmayı sağlamak, dünya ile nasıl
rekabet ederiz konusuna odaklamız gerekir.


Ülkemiz, adı konmadan, dünya internetine savaş açmıştır. Yasakçı bir bakış açısıyla, dünyadaki tüm yer sağlayıcıların Türkiye'de kayıt olmasını istemekte; mahkemelerimiz uluslarası hukuku tesis etmeye çalışmaktadır. Tedbir olarak verilen kararlar, yargılama yapılmadan kesin karar gibi uygulanmaktadır. Bu ise en çok yurttaşlarımıza zarar vermektedir. Ülkemiz matbaada geçikmeye benzer bir mantıkla, interneti yasaklamaktadır.

*İnterneti Nasıl Algılamalıyız ?*

İnternet bir bilgisayar ağının ötesinde, insanları ve insanlığın düşünce ve kültür ürünlerini kapsayan bir ağdır. İnternet üzerinde 1.6 milyar insan mevcuttur. 630 milyon bilgisayar İnternet alan adı sistemi DNS'e kayıtlı durumdadır. Yeni tarama motoru cuil.com 125 milyar sayfayı
indekslediğini söylemiştir, yani en az o kadar da sayfa bulunmaktadır. netcraft.com 225 milyon web saymıştır. 180 milyon civarında alan adı mevcuttur. 100 milyonu aşkın kişisel web/günlük olduğunu düşünmekteyiz. Tüm İnternette 100 milyonlar ölçüsünde video olduğu düşünülmektedir. Facebook'un kullanıcı sayısı 200 milyona yaklaşıyor.


İnternet, insanların buluştuğu, iş yaptığı, eğlendiği, öğrendiği, öğrettiği, çeşitli elektronik nesneleri değiştiği, paylaştığı, okuduğu, yazdığı bir ortamdır. İnternet, kütüphanelerin, gazete ve dergilerin, TV'lerin, müzelerin, laboratuvarların, sergilerin, konser salonlarının olduğu, insanlığın kültür mirasının paylaşıldığı bir ortamdır. İnsanlar arası iletişim, iş birliği ve dayanışmanın olduğu bir ortamdır. Yaşamın tüm boyutlarına, tüm mesleklere, tüm yaş gruplarına hitabeden, yaşamın yansını bulan, insanlığı etkileyen önemli bir gelişmedir.


Bilişim, bilgi teknolojileri ve İnternet, insanlığı yeni bir toplum biçimine taşıyan, tetikleyen ve temsil eden içiçe geçmiş araçlar bütünüdür. İnsanlık, sanayi ötesi bir toplum biçimine, adına "bilgi toplumu" demeye çalıştığımız yeni bir toplum biçimine geçişin sancılarını yaşamaktadır. Bu anlamda bilgi, temel zenginlik kaynağı, verimlilik, rekabet kaynağı ve istihdam aracıdır.


Beyinsel emek yaratılan katma değer açısından, kol emeğinin önüne geçmiştir. Yer altı zenginliklerinden, bankalardaki paralardan çok entelektüel sermaye öne çıkmıştır. Bunun sonucunda ülkelerin zenginlik kaynağı, yetişmiş insanların beyinlerindeki bilgidir denebilmektedir.


"Bilgi toplumu"na yönelişin bir sonucu olarak, sektörlerin yapısında önemli değişimler gözükmektedir. Telekom, basın, medya, eğlence sektörleri köklü olarak değişmektedir. Kamu yönetimi, bu gelişmeler sonucunda ciddi bir yeniden yapılanma arayışına girerek, kendini
e-devlet uygulamaları şeklinde ortaya koymaktadır. Ülkeler ve Birleşmiş Milletler, AB, Dünya Ekonomik Forumu gibi uluslararası yapılar, ülkeleri ve tüm dünyayı "bilgi toplumu"na taşımak için planlar yapmaya, eylem planları ortaya çıkartmaya, her çocuğa bir dizüstü bilgisayar gibi tüm dünya yurttaşlarına yönelik projeler üzerinde çalışmaya başlamıştır.


Kısaca tüm dünya, "bilgi toplumu" hedefini benimsemiş ve ona yönelmek için ciddi bir çabaya girmiştir. Bu bağlamda ülkemizde de 2006-2010'u kapsayan bir "Bilgi Toplumu Stratejisi" ve "Eylem Planı" bulunmakta ancak DPT Bilgi Toplumu Dairesi sekreteryasında, DPT ile ilgili Başbakan Yardımcısı'nın başkanlığında, bakanlar düzeyinde katılımla oluşan e-dönüşüm İcra Kurulu Başkanlığı'nda ağır aksak ilerlemektedir.

*5651 Ne Getirdi ?*

Ülkemizdeki yasaklamaları tetikleyen, 5651 nolu aceleye getirilmiş, internetden korkan bir felsefeyle yazılmış, ileride kullanılabilinecek maddelerle dolu "Truva Atı" görüntüsü veren bir yasadır. Bir tepki ve yasaklama yasasıdır. Özgürlükler ve güvenlik dengesinin, özgürlük
aleyhine bozulduğu, "internetde benim istemediğim kuş, ne pahasına olursa olsun uçmasın" bakış açısıyla, evrensel hukuk ve Anayasanın temel ilkelerinin feda edildiği bir düzenlemedir. Bu amaçla, BTK içinde İletişim Başkanlığına (TİB), hukukçu ve iletişimci ağırlıklı 93 kişilik
kadro veriliyor, ve İnterneti temizleme görevi veriliyor. Yurt dışındaki webleri, TİB, resen, sorgusuz sualsiz, savunmasız, haber vermesiz kapatma yetkisine sahip. Bu yetki yurt içinde mahkemelere ait.

*Ne Yapılmalı ?*

Youtube 5 mayıstan beri kapalı. 3,5 milyon kişinin günlüğünü tutan wordpress.com bir yazı nedeniyle aylarca kapalı kaldı. Geocities.com, Myspace.com, DailyMotion.com, alibaba.com gibi büyük, milyonlarca kullanıcının üye olduğu, içerik eklediği çoğu weblerin yanında, richarddawkins.net, turandursun.com, anarsist.com, ataist.org gibi aykırı görüşlerin ortaya atıldığı weblerde yasaklardan nasibini aldı. Bu yasaklamalar, her zaman 5651 nedeniyle olmuyor; kişisel haklar ve fikri ve sinai hakların ihlali nedeniyle Türkiye'nin her hangi yerinde bir mahkeme, hiç bir savunma almadan, bir bilirkişiye başvurmadan tedbir olarak bir yasaklama getirebiliyor. Blogger.com'u Diyarbakır, pek çok webi de Silivri ve Gebze mahkemeleri yasakladı.


Yasakçı refleksten kurtulup, hoşgörü, katılım ve saydamlık temelinde, ifade özgürlüğünü esas alan, uzun vadeli ülke çıkarlarını gözeten süreçleri kurmalıyız.


Kısa vadede bir kitap, hatta bir paragraf yüzünden koca kütüphaneleri yasaklamak düşüncesiden vazgeçmeliyiz. Başarılı olduğumuz sürece, kendimize zarar veririz; bu harakiri çabasıdan vazgeçmeliyiz. BTK'nın işini yapmaması nedeniyle, 1 video nedeniyle youtube'u 1 yıldır kapalı
tutmak Türkiye'ye zarar veriyor. Nesne temelli filtreleme kolayca yapılabilir; BTK bunu yapacak, mali, idari ve teknik beceriye sahiptir.


Ülkemizin hassasiyeti olduğu konulardaki "zararlı içeriği", Bilişim STK'ları ve intenret gönüllüleri ile birlikte harekete ederek çözebiliriz. Kamunun katı refleksi yerine, sivil toplumun rdnrk, katılımcı, diyalog temelli yapısı bu sorunu daha kolay çözebilir. Devletin, esas olarak, "zaralı içerik"le mücadeleyi yurttaşa bırakması, demokrasilerde, esastır. Devlet bunu destek olmalıdır; ama işi yurttaşa bırakmalıdır.


5651 ilk fırsatta kaldırılmalı, yerine daha katılımcı ve demokrasi felsefesiyle uyumlu yeni bir yasa çıkartılmalıdır. Geçiçi olarak merkezi 1 ya da 2 mahkeme bu konuda uzmanlaşmalı; ictihat oluştuktan sonra doğal hakimler devreye girmelidir. Tüm hukuk camiasi bilişim konularında
eğitilmeli, bilişimciler de hukuk kavramlarıyla eğitimde tanışmalıdır.


Türkiye internetin marjinal problemlerine cok fazla enerji harcıyor. Asıl, İnterneti demokrasimizi geliştirmek, toplumsal kalkınmaya katkı vermek ve bilgi toplumu yönünde nasıl kullanırız konularına kafa yormamız gerekir.

İnternet Yaşamdır !

- Mustafa Akgül
İnternet teknolojileri Derneği

Cuma, Mayıs 1

Taksim..

Pazar, Nisan 26

"Hey Istanbul... İki, bilemedin üç bin Rum'un kaldı. Ne olursun, hiç üzme onları!"

Pazartesi, Nisan 20

"..Mehmet Haberal'ın tutuklanması sonrasında başkentte toplananlara baktığımızda görüyoruz ki, bulunan gömülü silahlar, kuyulardan çıkarılan cesetler, itirafçıların anlattığı dehşet verici işkence detayları filan, az gazete okuyan ama çok fikir sahibi olan bir orta sınıf nezdinde fasa fiso muamelesi görmüş, zihinler mevzuunun magazinini kaydetmiş sadece."

"Trajedi: Bizim payımıza da Fazıl Say düştü"

"Dolayısıyla hayatlarının ilk siyasileşme frsatını Türkan Saylan’a yöneltilen kuşkuyla, onun polisle yüzleşmesiyle yakalamış olanların güvenlik kuvvetleri-hukuk uygulamalarına yönelik itirazlarının içtenliğine inanmak bana gerçekten imkânsız geliyor."

Cumartesi, Nisan 18










"Boğaziçi! Boğaziçi!"

Çarşamba, Nisan 15

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'un, Harp Akademileri Komutanlığı'nda yaptığı "Yıllık Değerlendirme Konuşması"

Cumartesi, Nisan 11









Dün gene şehrimin trafiği alt üst, yolları kapalıydı. Polis teşkilatı, gene, haftanın göbeğinde, Taksim meydanına çıktı ve bayramını kutladı. İstanbul bir esnaf şehriymiş ve gün ortası bu kutlama hayatı felç edermiş, kimse umursamadı, gene. Gene çocuklara polis kıyafetleri giydirildi. Gene gözlerinde gözlük, gene ellerinde silah vardı bu çocukların. Poliscilik oynadılar.

Bir allahın kulu bu "performansı" kaydetti mi, acaba? Özenle. Çocukları konu ederek, kayıda ve sadece. Acaba "poliscilik" oynayan bu çocuklar "polis"i nasıl görüyor, mış gibi oyunlarına "polis"i nasıl adapte ediyor diye..

Bu blog'un derinlerinde bir yerde benzer bir fotograf daha var. Daha once de sormuşum, nasıl oluyor da olabiliyor diye. Ama bu ülkenin yaşayanları, gazeteci de olsa okur da, Memento'daki gibi, güne hep taze ve hatta sıfır kilometre bir hafızayla başladıklarından olsa gerek...

Yukarıdaki resim Hürriyet'ten.

Cuma, Nisan 10

"Hayır yok. Kürt bir Türk boyu."

Bazıları, neden bilmiyorum ve sahiden bilmiyorum, Nur Batur'un bu röportajını gene "yandaş"lığına bağlayacaklar gazetenin, hem de bir kalemde; oysa memlekete nasıl bir hediyedir, durup, dünü bu kadar çıplak gösterebilmek!

Gerçekler biz hazır olsak da olmasak da gerçekliklerinden kaybetmiyorlar. Ter ter tepinsek de. Yok, öyle değil diye bas bas bağırsak da.
Halının altına süpürüp durduğumuz tüm toz, kir, pas ve pasak önümüze yığıldıkça saçı başı şımşıkırdık hanım halimiz iyice komik kaçıyor, evet. "Aaa! Ben pisletmedim ki!" desek, kim inanacak?

Dolayısıyla bir dönemi geride bırakmaya gayret ettiğimiz, yadsıdığımız kimi gerçeklerin üzerimize ağır ve pek ağır çöktüğü, geçmişimizle gurur duymanın güçleştiği bu günlerde, kanaatimce, önce şükretmek gerek: hataları yarattıkları tüm acıya, kırgınlığa ve parçalanmaya rağmen, önce geride bırakabilmeye. Sonra da vicdanımızda kalan tortuyu özenle korumak, en çok da unutmamak adına ve aynı hataları
tekrar etmemeye yemin etmek gerek...

Pazartesi, Mart 30
















Geçen hafta sonu, Cumartesi, dünyanın tuttuğu keyifsiz yolu tersine çevirecek muazzam bir şey denedik: 3 yaşından 12 yaşına bir grup çocuğa gerçek gıdaya dair bir ihtimal sunduk. Dilara'nın Abracadabra'sı bir sürü mutfak önlüklü çocukla doldu! Mucizeviydi.
Eğer eskisi kadar söylenmiyorsam bu blog'un satır aralarında, bir umut yakalama niyeti ile harekete geçmişliğimizdendir. Hayırlısı, demeniz dileği ile... (Fotoğraflar Ayça Oğuş'un)

Pazartesi, Mart 16

Kuyular ya da tarlalar, yakılarak bırakılmış ya da atılmış cesetler ve taa 1987'ye kadar giden bir tarihten bahsediliyor, JİTEM ve asit kuyularından konuşulurken. Tüm hikayenin gün yüzüne yeniden çıkıp, yargının önüne bir kez daha gelmesine sebep avukat Tahir Elçi anlatıyor, biz "buranın meselesi"ni, "buranın meselesi değilmiş" kadar bir mesafeden okumanın rahatlığı içerisinde kahve yudumluyor ve sayfayı çeviriyoruz.

İster idrak etmeye mesafeli olan "bekaasını herkesten önce tutan" devlet olsun, bu günahları, ister "devletten daha devletçi" siz, ister en "beyaz Türk" ben... nihayetinde hesap hepimizin çocuklarına kesilecek. Siz, ben, biz... ne kadar erken idrak edersek tüm bu günahların ruhlarımızda, vicdanımızda ve nihayetinde beraberliğimizde açtığı yarayı; çocuklarımız o kadar hür ve o kadar birlikte yaşayacaklar.

Mesele devletin bekaası meselesi değil, bizim beraberliğimiz ve huzurumuz meselesidir. Takibini başkalarına bırakmaya gelmez.

Bilesiniz.

Pazar, Mart 15

Herhalde ben uzaydan geldim! Sahiden. Anlamıyorum çünkü. Bakın, okuyun ve anlamama yardım edin lütfen: "Talat Paşa’nın kemikleri İkinci Dünya Savaşı sırasında, Adolf Hitler’in Türk-Alman ilişkilerini sıcaklaştırmak istemesi sayesinde Almanya’dan getirildi. 25 Şubat 1943 günü Sirkeci Garı’ndan alınan tabut önce Şişli Sıhhat Yurdu’na getirildi, ertesi gün görkemli bir askerî törenle Şişli’deki Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne gömüldü. Tören kıtasının önünde Reisicumhur İsmet İnönü’nün çelengi vardı."

Şimdi, Talat Paşa gıyabında idama mahkum edilmiş bir kaçak değil miydi? Aynı Talat Paşa değil mi, Ermeni vatandaşlarımız ve memleketin dışında yaşayan pek çok akrabalarıyla aramızda 90 yıl sonra, bugün bile çözemediğimiz, düze koyamadığımız bir hesabı açan İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin temel taşlarından Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'nin kurucusu, Osmanlı Sadrazamı ve bu hesabı kapatmayı sonraki pek çok kuşağa borç aktaracak boyutta kabartan Tehcir Kanunu'nun mimarı? Ve onun cenazesine askeri tören düzenleyen de biz, değil miyiz? Hadi, geçtim 1915'ten, o vakit 1,5 milyon olan Ermeni nüfusundan, Cumhuriyet'in kuruluşunda aynı nüfusun 300bin'e düşmüş halinden ve bugün 70-80bin seviyesinde tutunan ve artık pek yaşlı olan bu Ermeni nüfusunun "herşeye rağmen" doğdukları bu toprakları bırakmayışlarındaki hüzünden... peki, Talat'ın cenazenin getirilmesine ayırılan ödenekte, devlete ödediği vergiyle, pay sahibi edilen bu vatandaşları kaale almayışımızın faturası, kim ne kadar omuz silkerse silksin, kim nasıl süpürürse süpürsün halının altına, ama eninde sonunda bir önceki dönemlere eklenip bugün çocuğumun önüne sürülmüyor mu? Bu konuda, biriken bu muazzam borç karşısında endişe duyan, huzursuz olan neden yok, çok? Ama konu Ermeni Soykırımı'ndan açılınca "Sebatayist İttihatçılar yaptı, bizle ilgisi yok"tan, "ne alakası var, külliyen yalan"a ton sur ton yayılan cevap skalasında reaksiyon sunan da biz değil miyiz, gene? Hem de en kalabalık halimizle. Hele Ermeni Konferansı düzenlensin, hele bir dilekçe tutulsun ve imzaya açılsın, özür diliyoruz diye... en toplu halde reddetmiyor muyuz bu borcu? Peki, borç siliniyor mu?

Nasıl bir şeydir bu, sahiden eksiğim var. Anlamıyorum.


...

Genellikle bu konuda yazdığımda nefret mektupları alıyorum ve cehaletle suçlanıp, sırtı pek, rahatı yerinde "beyaz Türk" damgası vuruluyorum. Yetmezse tüm bu bir de Sebatayist olduğumu ve Talat'la aynı soydan geldiğimi iddia edenler var.

Vicdanı pek yaralı bir "beyaz Türk"sem de, cehaletini gidermeye çalışan bir öğrenciyim, nihayetinde. Gurur duyuyorum bu halimle de. Sebatayist olduğumu, bir Fransız ve hatta erkek olduğum kadar, ne fazla, ne de az, bir ihtimal dahilinde görsem de (rica ederim, ne Fransızlara itirazım var ne de erkeklere; başka türlü düşündüyseniz ne ayıp!) gene de, beni kendimle ilgili bilmediklerime dair aydınlatacak her bilgiye de açığım, ama, teyzemden dahi gelse bu itiraf, pek şaşırmakla beraber, erkek olmam ne kadar değiştirirse fikrimi, Sebatayist olmam da herhalde o kadar değiştirir diyeceklerimi.

Gene de, anlayamıyorum, nasıl oluyor da oluyor ve Osmanlı'nın "medeniyeti"ni göğsü kabara kabara taşıyan ve önüne gelenin suratına tokat gibi çarpan, benim de bir parçası olduğum bu millet, Osmanlı'nın "günahları"na dair idrak kazanmaya bu kadar inatçı bir set koyabiliyor ve ısrarla koruyabiliyor ve aslen onuruna leke sürmüş bir Talat Paşa'yı hala "paşa" olarak adlandırıp askeri törenle gömebiliyor?

Şimdi, tüm bunu gündeme getirmiş Ayşe Hür ne mektuplar alıyordur, kim bilir! Ne isimler takılıyordur ona, sabah sabah. Ne huzursuz hissediyordur, bir tarihçiye yakışır disiplini gösterip dersini çalıştığı, oturup araştırdığını bir gazeteye makale yapıp yazdığı için.

Ha, elbette, hepsi aynı kapıya çıkar da denilebilir. Vatanına taşıyla, toprağıyla ağacıyla aşık bir Nazım Hikmet ---hem de tarihe hükmeden bir devlet adamı değil-- bir şair haliyle, önce hain sayılıp sonra devlet eliyle müfredata nasıl sokuluyorsa; bu memleketi --ne kadar severse sevsin, fark etmez artık- koskoca bir imparatorluğu en haysiyetsiz şekilde çökertebilmiş ITC'nin parçası Talat Paşa da, öyle baştacı edilebilir herhalde. Boşuna değil yani Ahmet Kaya'nın ailesinin mezarı Türkiye'ye taşımakta kararsız kalmaları. Neticede bir belkemiği eksikliği var, burada. Nereye döneceği rüzgarın, saate bağlı. Ve sadece devlet mi dönmekte bu rüzgarda? Hayır, Kürt'ünden Türk'üne herkes bir o yana bir bu yana savrulmakta ve pek de edalı, herkes.

Dolayısıyla, anlayamıyorum. Yardım edin anlamama. Hatta şöyle söyleyeyim: kendimi sıklıkla uzaylı gibi hissediyorum, hele okudukça. Belki de memlekette okumanın bu kadar düşük, hafızanın bu denli zayıf olmasının sebebi "uyum mecburiyeti"dir. Pek mümkün. Ama ben malesef, bu "uyumsuz" halimle, evet, Sebatayist olmayabilirim, erkek ve hatta Fransız da, ama aynı o filmdeki gibiyim: "E.T. phone home!"

Cuma, Mart 13

"..tarih, mükemmelden çok çok çok uzak rejimlerin ve sistemlerin, mükemmelden çok uzak insanlar tarafından değiştirilmesinden ibarettir."

Çarşamba, Şubat 25

"Bir Kürtçe şarkıdan beraat ettik, diğerinden sanığız" demiş, Adana'da yayın yapan Radyo Dünya'nın Yayın yönetmeni Mehmet Arslan. Ahmet Türk'ün Meclis grubunda Kürtçe konuşması, ne Anayasa'ya ne Siyasi Partiler Yasası'na aykırı olduğu halde, Meclis Tv yayının kesilmesine sebep olduğu bir günün ertesinde, daha nasıl söylenirdi... bilmiyorum.

Pazartesi, Şubat 23

Meclisde “çocuklarda ve gençlerde artan şiddet eğilimleri ile okullarda meydana gelen olayların araştırılması ve önlemlerin belirlenmesi” hususlarında araştırma yapmak üzere bir komisyon kurulmuş. Bu komisyon da 21 cezaevinde tutuklu toplam 2200 çocuk ve gençle konuşmuş. 2200 çocuktan biri haliyle Ogün Samast. Gazetedeki habere göre Samast suç işleyen akranlarıyla %80'e yakın bir benzerlik göstermiş.

Suç işlerken, oy verirken, hayatlarını kazanma savaşında birbirlerine benzeyen/benzemeyen bu çocuklar ihtimaldir ki kendilerinin de şaşıracağı kadar aynı hareket ediyorlar, benzer kararlar veriyorlar. Besbelli böyle bir çalışma nihayetinde çocuklarımızın bir, hatta bir çok ortak noktası tarif edilebilir.

Mesele elbette suç işlediğine hepimizin ikna olduğu ancak henüz yasalar karşısında suçu sabitlenmemiş bu bağrımıza-basamasak-da-kahrolsak-da-bizdendir Ogün Samast değil. Ama çocuklarımız, yani yarınlarımız saydığımız yeni kuşak kim, tanıyor muyuz acaba diye beni bir merak sardı.

Diliyorum komisyon bulgularını bizimle de paylaşsın.

Salı, Şubat 17

"Trabzon 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Hrant Dink'in öldürüleceğini önceden bildikleri halde gereğini yapmadıkları iddiasıyla haklarında soruşturma izni verilen ve dava açılan dönemin Trabzon Jandarma Komutanı Albay Ali Öz ve 5 askerin, 2. Sulh Ceza Mahkemesi'nde 'görevi ihmalden' yargılanmasına karar verdi."

Albay Ali Oz'u hatirlatmaya gerek var mi?

Pazartesi, Şubat 16

"Radikal gazetesi de sonunda Genelkurmay’ın hışmından payını aldı ve akreditasyonunu kaybetti."

Pazar, Şubat 15

Sabah köpeğimizi gezdirmeye çıktım. Pazar sabahının rahatlığı içinde yürüyüş yapmayı ve bütün gece bu anı beklemiş köpeğimizin biraz olsun rahat etmesini sağlamaktı amacım. Gezdiremedim!

Niye? Şöyle, anlatayım. Taa en başından, "bu dünya önce bir gaz ve toz bulutundan ibaretti" noktasından başlamam gerekse de...

Biz şehrin en "mahalle" olmayan noktalarından birinde oturuyoruz, Cumhuriyet caddesi'nde. Karşımızda Harbiye Orduevi var. Çirkin bir bina, ama elbette güzellik tümüyle göreceli bir kavram, estetik ise kimi koşul altında konu bile edilmezken benim düşüncemin çok da önemi yok. Biz altıncı katından bakıyoruz binanın, şehre ve önümüzde İstanbul'un en seçkin mimari örnekleri değilse de oldukça heyecan verici bir derleme var: Cumhuriyet apartımanlarından, Hilton'a, Orduevi'nden Radyo Evi'ne, Süzer'den Harem'in doklarına, Lütfi Kırdar'dan Askeri Müze ve dağıldığı tüm bahçeye... hiç de fena bir manzara değil, seyrettiğimiz. Aşağıya indiğimizde de şehrin tüm koşturmasının içerisine düşüyoruz: seyahat bürolarının satış temsilcilerinin bina önlerinde toplaşan sigara molalarından, avukatlık bürosu çalışanlarının ağır kurumsal adımlarına ve ilerleyen saatlerde memleketimin tüm oğlan çocuklarını kitleyen beden ticaretine muazzam bir çeşitlilik var burada. Ayda bir kez polisler olay yeri inceleme aracı getiriyorlar sabaha karşı, kim bilir bu kez ne oldu diyerek geçip gidiyor tüm kalabalıklar. Mahalle değil burası şehir. Hem de her haliyle.

Bu caddede aslen araba park etmek yasak. O kadar yasak ki değnekçi bile yok! Ne Belediye'nin kıyafetiyle, ne de serbest girişim bağlamında. Eh, neticede Taksim'e şehri baglayan üç ana caddeden biri bu cadde.Her daim açık olması gerek. Bu işin yangını var, acili var. Makul. Arka sokaklara da, düşünülünce, bol iniş ve çıkış var. Elbette oraların ne sokakları ve ne de garajları caddenin yükünü taşımaya yetmiyor. O ayrı konu. Ama caddeye gelenlerin, belli ki, arka sokaklara park etmesi ön görülmüş cadde düzenlenirken. Arka sokaklar yetmeyince, ama, "yasak" işaretleri her yerde de olsa, kimse yasak dinlemiyor. Park ediliyor caddeye, hem de gerektiğinde iki, hatta üç sıra yaparak! Özellikle Fransız kız lisesinin (şimdilerde adı ne bilmiyorum, eskiden adı Notre Dame de Sion'du) önü okul çıkış saatlerinde pek tatsız oluyor. Park edenler, kaldırımda itişen çocuklar, gelip geçmekte olan kalabalık ve bölgeye gelen diğer tüm araçlar en az bir kez, günde, muazzam bir kargaşa yaratıyor caddede. Bugüne kadar hiç bir yankesicinin burayı mesken edinmemişliği şaşılacak şey.

Caddede park etmenin mümkün olduğu üç yer var. Biri Divan Oteli'ni Nişantaşı istikametinde geçtikten hemen sonra, belki iki arabalık kısa bir bekleme yeri, ikincisi Radyo Evi'nin misafirleri için düşünüldüğü besbelli üç arabalık iki cep ve son olarak da Harbiye Orduevi'nin Batı cephesi. Burası özenle çizgilendirilmiş, bölümlenmiş ve parka müsait kılınmış bir nokta. Yaklaşık dokuz araba için planlanmış. Hiç de fena değil, bölgenin zorlukları düşünüldüğünde. Ama kimse cesaret edip de buraya, bu tarif ettiğim son noktaya park edemiyor! Çünkü elinde düdük, kolunda tüfeği nöbete konmuş yurdum evladı genç çocuk sesleniyor: "yasak!"

Hiç bir yerde yazmıyor. Ne duvarda, ne trafik tabelalarında ve ne de Orduevi ile kaldırımı birbirinden ayıran demir parmaklıklarda. Ama tıfıl delikanlı, nöbete konmuş oğlu, memleketlim bir başka ananın, gelen geçene sesleniyor; sesini duyuramazsa düdüğünü çalıyor ve iletiyor: "yasak!"

Köpeğimi gezdirirken de farklı olmadı. Trafik tarafından park için tasarlanmış o cep nasıl müsait değilse, vatandaşa; kaldırımın kenarındaki bir avuç çimen de sıkışmış köpeğimin çişine yasakmış, gene bildirdiler bana: "bekleme yapma!"

İster istemez düşünüyorum, vergimle yapılmış yola, vergimden maaşlarını alan memurlar tarafından konulan kuralları işletmek hususunda herkes bu kadar lakayıtken; neden sırf üzerinde askeri forma var diye ne dediğini bilmeden, sırf verilen bir emri bana ileten nöbetçi erin bana direttiği komutu yerine getireyim ki ben?

Orduevi burası, neticede. Atom reaktörü, hava üssü ya da benzeri risk altında nokta değil ya! Öyle bile olsa... Hatırlar mısınız, hangi yıldı acaba, havan topuyla mı, ne, vurmuşlardı aynı Orduevi'ni.

Ve ne kimse orada, o kaldırımda durup iki kelime laflayabiliyor, ne orada durup taksi durdurabiliyor, ne park edebiliyor ve ne de köpeğini gezdiriyor. Gün boyu düdüğünden biliyorum nöbetçinin: durmuyor. Durdurmuyor.

Kimse de şaşırmıyor, kimse de öfkelenmiyor: niye ki, diye!

Mesleye tuhaf bir noktadan baktığımın farkındayım. Ama işin şirazesi kaçmış bir kere. Memleketin hali Cumhuriyet caddesinden farksız geliyor bazen. Caddeye ya da memlekete, ben az biraz daha "tuhaf baksam" ne hata olur ki ifademde? Ama diyeceğim aşikar, beni okuyan gözlere: Ordunun değil sadece, kimsenin, ama hiç kimsenin bu denli sorgulanamaz kalmasına razı değilim. Ne sokakta ne de devlete dair kararlar konu olduğunda. "Yasak" dendiğinde pısıp kalmak ne derece erişkin; pısıp kalmayanın "psikolojik savaşa kurban" "cahil" ya da daha dara gelinirse "vatan haini" olduğunu ima etmek de ne kadar makul, hiç ama hiç emin değilim zaten.

Cuma, Şubat 13

Hrant'ın dediği gibi, nasıl da aynıyız!

Perşembe, Şubat 12

“Lice ve Kulp’ta tanıklar önünde gözaltına alındıktan sonra bir daha haber alınamayan Bulut ailesinin 5 ferdi hakkında defalarca başvurulara rağmen akıbetleri hakkında bilgi alınmamıştı. Bulut ailesinin 5 ferdi gözaltına alındıktan sonra devlet tarafından infaz edilmiştir. Lice İlçesi’nde görev yapan Bolu Dağ Komando Tugayı’na bağlı askerler emirleri kimden alıyor. Bunca işkence ve ihlal ve infazın yapıldığı, iç hukuk ve AİHM tarafından açıkça ortaya çıkarılmasına rağmen, neden Bolu Dağ Komando Tugayı’yla ilgili işlem yapılmıyor, sorumlular yargılanmıyor. Ergenekon savcılarının Fırat’ın soruşturmalarını Fırat’ın doğusuna kaydırması gerekiyor. Bölgede 1990 ile 2000 yılları arasında kayıp olan bin 500 kişinin mezarlarının derhal bulunması, gözünü kırpmadan insanları boğarak kuyulara atan, kurşuna dizen faillerin yargılanmasını istiyoruz.” diye soranlara cevap verememek pek fena. Ve cevaptan kastim "onlar zaten bolucu," "psikolojik harp var, ordu yipratilmak isteniyor," "siz biliyor musunuz, onlar kac kisi oldurdu" falan degil. Duz cevap. Hani, "analitik" den kastedildigi gibi.

Gorgu tanigi mi var, o tanikliklari sorgulatacak baska tanikliklar ciksin, mesela. Varsa. Devlet tarafindan infaz mi edildi deniyor, devletin asla ve kat'a halkina karsi "infaz" uygulamayacagi konusulsun. Mumkunse. Bolgede binbesyuz (sayilar daha mi carpici, buyrun: 1500) kayip mi var, kayip olmadiklari cikartilsin ortaya. Teker teker, tesbit edilsin. Ve vergim, evet lutfen boyle islere kullanilsin. Hem de derhal. Ama susturmaya calismasin kimse vicdanimi "sen bilmiyorsun, orada neler oluyor" gibi sifreli konusmalarla. Nihayetinde bilgi karsisinda destur demeyi bilir frenleriz gemi aziya almis sorularimizi ama, bilgi olsun sunulan. Aba altindan sopa gosterilmesinden fenalik basti bana. Vicdanim elvermiyor kayiplarini yillarca arayanlarin bir cukurda bulduklari kemiklerle eslestirmek icin kan vermelerine ve yillardir bildikleri utanilasi, kabul edilemez ve kabuslardan beter olan ogrenildiginde, gene de, gazetelerin bir, bilemedin ikisinde sadece haber olabilmesini gercegin. Ve bu haberi bastigi icin o gazetelere isim takilip alay edilmesini..

Salı, Şubat 10

Güçlükonak Katliamı

Pazar, Şubat 8

Gün gelir savcının biri derse ki, "Çocuk doğurma yeteneği tıbben olmayan bir kişinin, Türk annelerini bir anlamda provoke etmek anlamında kullandığı sözleri iyi niyet göstergesi ve düşünce özgürlüğünün gereği olarak değerlendirmek safdillik olacaktır," güler geçeriz. Ne alaka, diye. Ölçü müdür yani şimd bu, der basarız kahkayı. Hatta eğlence sayarız bu saçmalığı. Ama aynı savcı "Bülent Ersoy'un sözlerinin ardından, RTÜK'ün 444 1 178 numaralı İletişim Merkezi'ne izleyicilerden çok sayıda başvuru yapıldığı, Üst Kurul'un İletişim Merkezine ulaşan toplam 2 bin 814 başvurudan 1240'ının Ersoy'un sözlerinin yer aldığı programa ilişkin olduğu, bunlardan sadece 88'inin Ersoy'a destek veren izleyicilerden geldiği resmi açıklamalarla sabittir" dediğinde, halimiz kalır mı, e ama arayanlar sadece kızanlardır, aramayanları ölçemezsin ki bu şekilde, demeye.. Donup kalmaz mıyız manası olmayan rakamların dayatması ve bu rakamları ifade edenin "savcı" sıfatı karşısında?

Aman, blog'unun yanında yamacında anket yapanlar. Keyif niyetine. Eğlence sayarak. Aman dikkat.
Topladığınız veri gün olur birinin davasına ölçü tutulur. Tutup da diyemezsiniz sonra "ne alaka!?" Aman. Siz, siz olun...

Salı, Şubat 3

"Ne zaman, ’ülke uçurumun kenarına geldi, iç savaşa gidiyoruz, yahut Türkiye çöküyor’ iddiasını asker bayrak yapar, o, darbeye varır. Türkiye, bunu birkaç defa yaşadı. Buna bir ad bulmak isterseniz, o zaman asker devlettir. Derindeki devlettir. Yahut, derin devlettir."

Pazar, Şubat 1

Herkese oneririm. Bir guzel yazi defteri alin ve genc bir kadinin bugune denk getirdigi yazisini lutfen her sabah ve her aksam, gune baslar ve gunu bitirirken defterinize ozenle naksedin. O kadar cok kez yazin ki ruyaniz dolsun kelimelerle, yarin yolda giderken dudaginizdan dokulen isliga islesin cumleler... bir televizyon dizisi ya da maasa gelen ikramiyenin unutturmasi mumkun olmasin ve gunesin ertesi gun de dogudan dogacagi kadar gercek olsun bu genc kadinin sordugu sorular ve cevaplarina suya muhtac oldugunuz gibi muhtac hissedin kendinizi.

Her sabah gune defterinizin basinda baslayin, rica ediyorum. Sizi her birini tekrar tekrar dusunmek zorunda birakacak olan o dort-ince-cizginin arasina kelimeleri sigdirin. Bayrak ve hakaretin ayni satirda birbirine yakin durusunu gorsun gozunuz; kaleminiz ozur dilememis olani naksederken zihniniz affetmeyi degerlendirsin, her aksam. Yeniden.

Lutfen bir guzel yazi defteri alin ve satir satir yazin bu yaziyi. Her sabah gune baslarken ve her aksam, gun bitiminde. Ruyanizda ezberden yazar bulana dek kendinizi ve cevaplara acliginiz kapilari tirmalatana kadar size.. yazmaniz gerek. Ne tek bir tas, ne plastik bir kartla cikilacak %70 ucuzlugunun heyecani ve ne de televizyonda itisip duran, derdimize derman olmayan kalabalik... size duz cumlelerin icerdigi tum sorulari unutturamayana dek. Kimse hatirlatmadan..

30 yil gecmis, vaktidir artik. Gecikmediysek, idrak etmekte. Edinin, lutfen bir guzel yazi defteri ve baslayin yazmaya. Isliginiza, bakisiniza islesin, keserken ekmeginizi, attiginiz adimda tekrar eder olana dek. Bu genc kadinin her kelimesi ruhunuza yerlesene dek. Unutmamacasina. Hatirlatilmadan..

“Ermeni halkı adına işlenen cinayetler için özür diliyor, bunların acısını duyan masum Osmanlıların ve Türklerin duygularını paylaşıyorum.”

Goruyorsunuz ya, bazi meseleler "devletlerin bekasi"ndan ayri da isleyebiliyor, isletilebiliyor. Herseye ragmen, hem de. Tum gecmis ve bugune ragmen..

Nihayetinde "ali" cikarlari korumak ugruna devlet adamlari bazen cozumu dar bir duzen tutabilirler ve bu duzen bizi yillar boyu suruklendigimiz bir irmakta hapis tutar; ama biri, birileri bir dal uzatinca da o dal, hepimizin tutunacagi, o darliktan bogulmadan bir duze cikacagimiz destege de donusebilir ve kiyida ates yakip birbirimize sokulacagimiz bir gune taptaze umut doguverir.

Ne yani, olsa bu boyle.. fena mi olur?

Uzatin siz de bir dal, tutunun bir baskasina... Devletler bile, nihayetinde, biz olmasak yoklar. Kurt'u Ermeni'si, Rum'u, Cerkes'i, Alevi'si, Turk'u. Uzatin bir dal, tutunun bir digerine. Akan irmagin girdaplarindan koruyalim birbirimizi.

Devletler bekalarini kollayacaklar, varliklarini, devamini... elbette. Biz de, halklar olarak, bekamizi birbirimize bir dal uzatip kolluyoruz bugun. Cok sukur.

Hem kiyida sicak bir ates yakip sokulmak da var birbirimize, isin sonunda.

Ne yani, olmaz mi? Olur. Olur.

Oluyor iste!

Çarşamba, Ocak 28

"Zira bir; "muzaffer ideoloji" tarih sorgulamasinin hem ulus-devleti catirdatacagindan, hem de insa ettigi paradigmayi yikacagindan korkar. Bazen hakli bazen haksiz yere vehme kapilir.

Dolayisiyla da, "tarihsel normallesme"ye direnir. Cabalari engeller. Zorla erteler.

Ikinci olarak, devlet mekanizmasi araciligiyla empoze edilmis olan "resmi tarih", ister istemez, iki-uc kusak gibi cok kisa bir zaman suresi icinde genis kitleleri de sartlandirir.

Baska bir deyisle, resmiyetle gayet uyumlu bir "kollektif hafiza" yerlesiklik kazanir.

Ve yine dolayisiyla, sorgulama girisimlerine karsi bizzat o kitleler tepki gosterirler.

Hatta, sartlandirilma derecesi cogu defa fanatizm raddesine vardigindan, "gayr-i resmi tarih" hakkinda zaten hicbir bilgisi olmayan "kalabalik", daha da saldirgan davranir."
diyen Hadi Uluengin'i okumanizi oneririm. Konunun sadece "Guz Sancisi" olmadigina ve meraki destekleyen bir egitimden gelen tum zeki beyinlerin bu cumleleri, ozellikle bugunu anlamak icin, degerlendirecegine iknayim.

Dedem 1960 ihtilalinin onculerinden bir kurmay Albay'di. Devlete inanci yuksek, Mustafa Kemal'in kurdugu Cumhuriyet'i kani bahasina kollamaya kararli ve vicdan sahibi bir adam. Bugun hayatta olsaydi, ancak, o gunu eminim en sert kendisi sorgulardi gene ve gun gelip mahkeme kurulacak olsaydi, makul bir demokraside olmasi gerektigi usulde, o mahkemeye ifadesini vermeye de ilk kendi giderdi. Dedem, cunku, bugune beni filiz vermis bir ailenin govdesi. Vicdanini ve sorgulama kabiliyetini "resmi tarih"e kurban edemeyecek kadar dik duran bir gelenegin temeli. O sebepledir ki "guess, who's coming to dinner?" tavrina adapte ederek kendimizi (ve usulunu kendi pratigimize katarak hatta yeri geldiginde) buyudugumuz teyzem de, dedemin en buyuk muhalifi, sorgulayicisi konumundan edindigi tecrubeyle bugunun tarifini yapiyor. Boynuz kulagi boyle geciyor.

Ben, dolayisiyla, eger sorguluyorsam devletin derin sirlarini ve kahramanca buluyorsam Ayse Hur'un her hafta kosesine tasidigi konuyu ele alma uslubunu ve buradan isaret ediyorsam bir eski Genelkurmay Baskani'nin "Ergenekon nedir, sordum da ogrendim" demesinin ardindaki asagilamaya ve ikna degilsem annem ve teyzemin kavrayisina, bugunu... Beyaz Turk oldugum icin degil. Ailemin bana biraktigi miras "sorgulama cesareti" oldugu icin.

Dedemi, annemi ve teyzemi yeserten bu miras, beni de besleyecek ve hatta ad takilarak yapilan saldirilarin ulasamayacagi kadar derinden ve uzaktan bakan vasat kavrayisin gorebileceginin cok otesinde bir yerden comertce beslemeye ailemi ve filiz verecegi yeni kusaklarini... devam edecektir.

Diliyorum sorularima cesaret veren koklerim, cesaret icin baskalarina bakan nicelerine ilham versin.

Çarşamba, Ocak 21

Abdulkerim Kirca herhalde gazetede cikan bir basliktan dolayi intihar etmedi! Meseleleri merakla okuyan ve takip eden herkes Kırca'nin ismine Gaffar Oktan suikastindan Susurluk'a her kosede rastliyordu zaten. Star'in mansetinden ziyade, olsa olsa, Ergenekon davasi sebebiyle kapisinin calinma ihtimali sebep olmustur olumune. Sezer'in onur madalyasiyla, TSK'nin da sert bir Genelkurmay aciklamasiyla korumaya aldigi bu "iyi" asker, yuksek ihtimalle, devletin henuz aciklamaya hazir olmadigi iliskilerinin bekcisiydi.

TSK'nin cenazesini onurlandirma uslubuna bakmayip bu olumu bir gazetenin mansetine baglamak en iyimser yorumla vasat bir okumadir. Kafasini cevirmek yerine dik dik bakan ve gozunu acik tutmaya calisan halimle diyorum ki: iyi bir "gazeteci"nin Abdulkerim Kirca'nin Ergenekon'un esiginde intiharini "ya intihar degilse?!" diye merakla desmesini beklerdim.

En azindan.

Cuma, Ocak 16

Karadayi icin okumalar

Eski Genelkurmay baskani, emekli Orgeneral Ismail Hakki Karadayi'dan, bugunku beyanatindan sonra, sadece Karadayi diye bahsetmek istiyorum. Kanaatimce artik ne emekliligine, ne orgeneralligine referans verilmeli, ne de ve hatta ozellikle asla Genelkurmay baskanligina. Ama nihayetinde kendisi de bizler gibi bir vatandastir ve bu sebeple bu memleketin meselelerinden haberdar olmasi aciliyet tasimaktadir.

Idrakinda olmadigini bizzat ifade ettigi bazi meseleleri goreceli de olsa basitlestiren ve mumkun mertebe ozetleyen yazilari kendisi icin buraya post etmeyi planliyorum. Memlekete hizmet etmis bir zata bu kadar hizmet de ben edeyim, diye! Yanlis anlasilmasin sakin.

Iste serinin ilk okumalari:

"Acemiler için Ergenekon"

"...gladyo faaliyetleri ekonomiyle iç içedir. Lafta vatan, millet edebiyatı ön planda tutulurken, her yasadışı işte olduğu gibi para bir numaralı faktördür. Ama gladyo eşkıyalığının ekonomiye asıl kötülüğü, liberal piyasa ekonomisinin olmazsa olmazı olan rekabet ortamını çeteler lehine bozmasıdır. Devlet, belediye, askeriye ihaleleri ve satınalmalarında fiyat, kalite ve yeterlilik gibi objektif kriterler yerine hile, tehdit, rüşvet ve danışıklı dövüş gibi çirkinlikler yer alır. Bunlar kamu kaynaklarının en kötü ve verimsiz şekilde dağıtılmasına yol açar."

"Ekranlarda zuhur eden dozer, kepçe görüntüleri, toprağın derinlerinde aranan suç... Krokilere konu olan kemikler, silahlar Türkiye'nin son 25 yılını özetliyor. Belki de yetmişlere kadar giden kökleri var bu suç krokilerinin. Tıpkı Hizbullah'ın domuz bağlarıyla öldürüp gömdüğü insanların aranıp bulunduğu görüntüler gibi, bugün lav silahları, kemikler ve bombalar çıkarılıyor mahzenlerden. Türkiye'nin pek çok yerinde kepçeler toprağın derinlerinde gömülmüş olan suçu arıyor. Bunun gerçek bir cesaretin, gerçek bir hesaplaşmanın aracı olması o kadar gerekli ki. Çünkü bu hesaplaşma, yüzleşmeyi getirecek. Yüzleşme ise arınmayı. Bu hesaplaşmanın toplumda yaratacağı vicdana hepimizin ihtiyacı var. "

"Ergenekon operasyonuna yeni dalgalar eklendikçe örgüt şemasına dahil olan şahısların konumu devlet içinde piramidin üst kısmına doğru yükseliyor. Başlangıçta gözden kaçan küçük bir grubun devlete de zararlı hale gelmeye başlayan örgütlenme ve eylemleriyle sınırlı olduğu intibaını veren yapılanma genişledikçe ürküntü veriyor."

"Siyasete, Meclis'e, gazeteciliğe ve de özellikle Genelkurmay'a düşen "aydınlatma"sorumlulukları var. Hesap verme, hesap sorma gereklilikleri var."

Eskinin Genelkurmay baskani, emekli Orgeneral Ismail Hakki Karadayi, bugun de Encumen-i Danis uyesi ama Ergenekon'u bilmiyor. Sormus da ogrenmis!

Duy da inanma, elbette ama, okudum ister istemez.

Fikret Bila sormus, o da olup bitene "Hokkabazlik" demis. Sonra da altini cizmis, "50 yıllık meslek hayatımda, 78 yaşımda böyle rezalet, böyle kepazelik, böyle hokkabazlık görmedim."

Vallahi, "ben de!"

40 yasindayim, 41'e yol aliyorum ve yasim boyu doneme bakip da enayi yerine konmadigim bir zaman gormuyorum, goremiyorum. Bugun de ne degissin ki, diyebilirim herhalde. Omuz silkip, hatta. Ama ister istemez soruyorum ve derinden hissediyorum nasil aptal, nasil enayi yerine kondugumu, nasil hafife alindigimi ve cekesim yok artik!

Herhalde Ugur Mumcu okumamistir eski Genelkurmay baskani, adini duymus olabilir ama takilmamis olumune belki de. Ecevit'in basina verdigi demecleri de bilmiyor Karadayi, besbelli, kontrgerilla meselesini hic duymamis olsa gerek. Eminim 1977 Mayis'inda da "ay ussu Alfa"yi teftise gitmisti, belki de Albay'di o vakit. Vazgectim sayisi onbinlerce faili mechul cinayetten ve Esref Bitlis Pasa'nin olumune takilip takilmadigindan; besbelli Susurluk'u da duymamis. Genelkurmay Baskani olmus, ama, hayir. Hic. Bilmiyor. Birbirine baglamasina gerek olmayan bu "tekil" durumlara hic referans vermeden Buyukanit'a soruyor Ergenekon'u, "nedir" diye.

Ne olacak, yasim dolusu zaman enayi yerine konuldum, az daha fazla, az daha cok, ne cikar. Di mi ama? Tamam. Tuncay Guney'i ben de ciddiye alamiyorum, sokaklara sapir sapir dokulen bombalar tuhaf geliyor ve mesele sulandiriliyor diye muazzam endiseliyim ama Kahramanmaras'tan 1 Mayis Taksim'ine, Susurluk'tan Darbe Gunlukleri'ne yasim dolusu hikaye varken ve onbinlerce de faili mechul, Genelkurmay baskanligi yapmis bir zatin "Buyukanit'a sordum da ogrendim" yollu beyanati beni zivanadan cikartiyor.

Azicik hurmet talep etme hakkim olsa gerek. Emekliligi bile benim vergimle mumkun birinin beni bu denli salak yerine koymasi bir fazla geliyor.

O Encumen-i Danis uyesiymis! Bense sabah aksam oguruyorum.

Kaldirmiyor artik bu bunye.

Pazar, Ocak 11

"..Kürt veya Filistin meselesi gibi kronik sorunları çözmek için terörden daha ahlaki ve daha etkili olduğuna inandığım ‘sivil itaatsizlik’ ve ‘şiddet içermeyen direniş’ tecrübeleri.."

Pazartesi, Ocak 5

Star'dan... Gazze'de cocuk olmaya dair.

"They liquidated Nizar Ghayan? Nobody counts the 20 women and children who lost their lives in the same attack. There was a massacre of dozens of officers during their graduation ceremony from the police academy? Acceptable. Five little sisters? Allowed. Palestinians are dying in hospitals that lack medical equipment? Peanuts. Whatever happened to the not-so-good old days of Salah Shahadeh? When we liquidated him in July 2002, we also killed 15 women and children. At least back then, moral qualms were raised for a moment.

Here lie their bodies, row upon row, some of them tiny. Our hearts have turned hard and our eyes have become dull. All of Israel has worn military fatigues, uniforms that are opaque and stained with blood and which enable us to carry out any crime."

"ABD Büyükelçiliği dini faaliyetleriyle öne çıkan Ensar Vakfı’na 129 bin dolar gönderirken, George Soros’un kurduğu Açık Toplum Enstitüsü ise TESEV’e 175 bin dolar yolladı."

Boyle diyor haber.

TESEV aldigi o 175 bin dolarla acaba darbe falan mi planlamakta? Yoksa Japonya Cevre Fonu’nundan gelen 27 milyon 546 bin 424 Japon yeni sayesinde TEMA Vakfı GDO'lu misir isleyecek fabrikalar mi acacak? Allah bilir Ilhan Koman Vakfi da Avrupa Komisyonu'ndan aldigi 440bin euro'yla borsada spekulasyon falan yapar, ekonomimizi bozar!

Pardon, haberin basligini paylasmayi ihmal ettim: Bu bagislar cok tartisilir!

Saka mi bu?

Asil haber, cunku, Gazze'de atilan her kursunun arkasindaki hesabi sorgulamakken... ya da Cargill'in, Monsanto'nun yeni secim doneminde, ornegin, bizim liderlerden hangisine kampanya katkisi kac para verecegi. Daha vermeden, haber yapmakken asil gazetecilik... Bizde Olof Palme Merkezi'nin Turkiye Cagdas Yasami Destekleme Vakfi'na verdigi 30bin Isvicre kronu "cok tartisilir".

Elbette!

Tartisilir ki, mesela yarin Cargill'in uretimini sorgulayacak sivil kuruluslara daha bugunden kara calinsin, tartisilir ki Turkiye'nin tarihini kavrayip gecmisiyle barismak isteyenler simdiden dis mihrak ilan edilsin, tartisilir ki kimse cikamasin sorgulayacak gidisati ve cikarsa da "zaten Amerikan bursuyla okumustu" demek yetsin!

Tabi!

Pazar, Ocak 4

Cagri..

Cumartesi, Aralık 27

Bu alan Flash 7 veya daha yüksek eklenti gerektiriyor. Yüklemek için tıklayınız!


Bugun dunyanin herhangi bir yerinde Israil'li olmak ya da Yahudi, tahammulu her zamankinden de guc, muazzam bir agirlik olsa gerek...

Perşembe, Aralık 25

"Kökeninizi arıyorsanız.."

Salı, Aralık 23

"Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, 1978 Aralık ayında Kahramanmaraş’ta, 1980’in yazında Çorum’da, 1993’ün yazında Sivas’ta çok büyük provokasyonlar yaşandığını belirterek, "Geçmişte yapılan bütün yanlışlar adına, devletin şu anda bir görevlisi sıfatını taşıdığım için özür diliyorum" dedi."

"Konusulmadigi halde bilinirdi."

Çarşamba, Aralık 17

Emil Galip Sandalci, bundan neredeyse 30 yil once, 26 Aralık 1979 gunku Demokrat gazetesinde yayinlanan makalesinde “Kuşkusuz içinde yaşadığımız şu kokuşmuş, kanlı, haksız ve eşitsiz rezil ortamda faşizme, emperyalizme, şovenizme vb. karşı olacağımızı açıklamak doğaldır. Eğer asfalt yol üzerine kapaklanmış cesedi gazete kağıtları ile örtülü profesör dostumuzun (Orhan TÜTENGİL) öpülesi ak saçlı cansız başını TV ekranlarında seyrederseniz ve de cenazesinde -katili imişcesine- dipçiklenirseniz, ya da eşinizin, oğlunuzun, kardeşinizin, babanızın kanlı et parçalarını duvarlardan kazırsanız, gözü gitmiş, kolu bacağı kopmuş, delik deşik edilmiş, felç olmuş, tabanları patlatılmış, elektrikle delirtilmiş, ardına cop sokulmuş insanları tanır, bilirseniz... Elbette faşizmin yanında değilsiniz. Eğer insansanız, Hitlerleri, Himlerleri kıskandıracak Kahramanmaraş kıyımının yapıldığı bu ülkede şovenizm karşısına dikileceksiniz...” demis.

Demir Kucukaydin da, bugun, Taraf gazetesinde yayinlanan yazisinda "Diyelim ki ırk ayrımcılığının olduğu bir ülkede, ırk kavramına ve ayrımcılığına karşı bir beyazsınız. Bu, bir beyaz olarak, beyazların yaşadığı imtiyazları yaşamanızı ortadan kaldırmaz. Yani yolda giderken bir siyahın duyduğu korkuyu ve güvensizliği duymazsınız vs..
Bir baskı uygulanırsa bu sizin derinizin renginden dolayı değil, fikirlerinizden dolayı olacaktır. Özetle ırkçılığa karşı mücadele eden bir beyaz olmanız sizi beyazlığın imtiyazlarından azade kılmaz.
Türk olmak da böyledir. Ne kadar ulussuz olursanız olun, kendini Türklükle tanımlamış bir devlette Türk olmanın imtiyazlarını yaşarsınız. Eğer bir parça demokratsanız, “bu imtiyazları yaşıyorsam bunun kefaretini de ödemem gerekir” demeniz ve en azından böyle bir bildiriye bir şekilde destek vermeniz gerekir." diyor.

Ben ozur dilemeyi sectim.

Cunku biliyorum 6-7 Eylul'u uc-bes capulcunun degil, maaslarini benim vergilerimden odedigim vekilim ve burokratimin yaptigini.

Cunku, biliyorum, Maras MHP'nin iddia ettigi gibi Ermenilerin degil, calisanlarinin maasini gene vergilerimden odedigim bir teskilatin (MIT) ve Alparslan Turkes'in isi.

Bugun Ergenekon davasi suruyor, ama biliyorum ki, oraya baglanacak tum musibeti de gene ben odemisimdir, vergilerim uzerinden.

Dolayisiyla ozur dilemeyi sectim, ben.

Ben ozur dilemeyi sectim. Cunku bakiyorum da herkes sadece, ama sadece konusuyor. Hem de en vasat oglan cocugu uslubuyla, on-birerden-cift-kale-maca kosarcasina, boyunlarinda iki renk atkilari ve ceplerinde sustalariyla.

Oysa...

Bakiyorum ve sahipsiz biraktigimiz ama suc olduklari asikar gunahlarin ruhumuzu aci ile doldurdugunu goruyorum.

Bakiyorum ve anliyorum: hareketsiz, olup bitene tepkisiz oturabilmemiz bu topraklarda, "gercek"lerin, bir "yemekteyiz" programi, bir Baykal ve hatta bir Dogan'in toplamina tahammul etmekten daha zor olmasindan.

Bakiyorum ve kavriyorum: katman katman sirtlandigimiz ici ignelerle doldurulmus bir tarih var; ne silkip cikartabiliyoruz ki ayiklayalim, ne de aglayabiliyoruz acimizdan... Tek olmeye yatmisiz sanki ve tumunun agirligi altinda Recep Ivedik seyredip "neden politik hiciv yok" diye sohbete koyuluyoruz. Vakit gecsin diye, herhalde. Civi civiyi soker, belki de.

Ozur diledim, ben, cunku en beyaz, en sehirli, en seckin halimle mahalle karakolunun kapisinda duran polisten korkuyorum. Ama oyle boyle degil. Cok korkuyorum. Ve merak ediyorum, bu sehirde Kurt olup 25 yasinda delikanli olmak nasildir?

Ozur diledim, ben, cunku 25 yildir Dogu'da neyin savasi verilip hala netice alinamiyor. Bilmiyorum.

Ozur diledim, ben, cunku Ermeni kardeslerim otururlarken kendi koselerinde "Ermenisin, istemeden vermelisin" diye nakarat tutan cocuklarla ayni mahallede buyudum.

Ozur diledim, cunku, 1 Mayis'da sokaga ciktigim icin hirpalandigimda en yakinim saydiklarim bile "ne isin vardi ki zaten sokakta" diyebildi ve ben sadece bakakaldim yuzlerine, yersiz hissedip durusumu.

Ozur diledim, cunku, Kerincsiz'le ayni havayi soludugumun ayirdina cok gec vardim.

Ozur diledim, cunku, bu ulkede olup bitenler, bu dunyanin tuttugu duzen.. hepsi beni asti, kavrayisimi asti, vicdanima sigmiyor.

Ozur diledim, ben, cunku herkes cok konusuyor, kimse bir sey yapmiyor.

Ozur diledim cunku les gibi evinde oturup "ben pisletmedim ki" diye omuz silken kadinlarla dolu bir ulkede tum pisligi halinin altina saklamisiz ve benim ozur dilemekten baska yapacak birseyim kalmamis.

Dolayisiyla Taha'si, Serdar'i, Soner'i, "hariciyeci"leri ve hatta Erdogan'i... diledigimiz ozrun tek katmanli oldugunu sanan herkes, ama herkes sussun. Meselenin sadece 1915 oldugunu sanan herkes sussun. Bu memleketin bugununun sorumlulugundan kacan herkes sussun. Herkes.

Soyagacimi, seceremi cikartmayi da birakin.

Donup, az biraz aynaya bakin ve susun, biraz. Allah askina mukayyet olun agziniza.

Ozur diliyorsam, sebebi var. Az biraz hurmet edin, su saate dek tahammul etmisligime tum bu yapis yapis ve pasakli halimize ve susun.

Hepiniz.

Salı, Aralık 9

Cuma, Kasım 14













cok sevgili bir dostum mail atmis, 10 gundur yazmiyorsun diye. fotografimi koyayim. cenem havada. yuzum de guluyor. baksin, gorsun dedim :)

yazmiyorsam oturamadigimdan.

vallahi de billahi de ne kriz ne memleket meseleleri su mevsimin bana getirdiklerinin keyfini kaciramadi. az daha sureyim sefasini, donecegim. soz!

Salı, Kasım 4

Genelkurmay Baskani İlker Basbug, Dogan Medya Grubu Baskani Aydin Dogan'i ve Dogan Medya Grubu'na bagli gazetelerin genel yayin yonetmenleri ile Ankara temsilcilerini Genelkurmay Karargahi'na davet etmis ve ordunun "zaafa düştüğü yönünde bir izlenim oluşturulmamasına özen gösterilmesini" istemis.

A.V.S.S. (Aydinlanmis Vatandas Secme Sinavi) soru 76. Yukarida ifade bulan resimde kac yanlis var, bulunuz!

a) yok
b) bir
c) yedi
d) sayamiyorum

Cumartesi, Kasım 1

Cok sey birikti ama yazacak zaman yok! Sadece sansur, telif, karartma, boykot gibi terimlerin bol kullanildigi su gunlerde olan bir olayi anlatip gene kosturmama donecegim:

Civarimda hayat bulan her turlu "sansure karsi" hareketi takip ettigim, destekledigim ve ozellikle de son "blogger'in kararmasi" vak'asinda imza kampanyasi uzerine imza kampanyasi, adimi ekledigim halde herbirine; usenmedim milletvekillerinden, basbakana ve elbette cumhurbaskanina, Istanbul Ankara ve Izmir baro baskanlarindan Diyarbakir AKP il merkezine de kisisel posta adresimden email'ler yolladim.. Tumuyle "hak dedigin ozgurluk de olsa, ugruna savasmadan kimse sana vermez" prensibine inandigim icin. Kimsenin hakkina tecavuz etmeden ama benim canimin yandigina dikkatlerini cekme arzusuyla... Ama yetmedi, yeterli gelmedi ve dava dosyasina ulasilamamis olsa da, uslubu ne olcude yanlisti kesin bilinmese de olaya dahli oldugu icin Digiturk'le de "iliskimi keserek yonetimine reaksiyonumu ifade etme" karari aldim. Aferin bana ve actim telefonu.

Oncelikle telefonuma cevap veren sistemle muazzam bir surec yasadim: Digiturk'un sesli yonlendirme sistemi musterinin sadece ve sadece yeni programlar satin aldigi ya da fatura odedigi bir gerceklikte yasiyor! "Digi... digi.."leyen cingilin esliginde uc kez bastan sona dinledim. Yok. "Servis iptali durumunda bese basiniz" diyen bir Digiturk kulu yonlendirme yok. Nihayet, ucuncu seferde, sifira bastigim taktirde hic degilse bir musteri temsilcisiyle konusabilecegimi anladim ve bastim, elbette. Bekle... bekle.. oldukca uzun bekle.... "Digi... digi.."leyen cingil esliginde.. Nihayetin gercek bir sese ulastim:

"Servisimi iptal etmeyi arzu ediyorum," dedim,
"Neden?" diye sordu,
"Cunku" dedim, " blogger gibi koskoca bir servis aginin kapatilmasina riza gosterebiliyorsunuz."
"Peki!"
Biraz daha uzun surer sanmistim, surmedi. Cabuk oldu. Acisiz.

Kapattik telefonu.

Servisimi iptal etmis olmanin huzuruyla hayatima devam ederken ben, ve fakat, ertesi gun telefon caldi. Bir genc hanim sesi cep telefonumda, sormaksizin musait miyim, degil miyim, futursuzca:

"Defne Kortun'la gorusebilir miyim?" dedi,
"Buyrun, benim."
"Defne hanim, uyeliginizi iptal etme talebinde bulunmussunuz, nedenini sorabilir miyim?"
"Dun arkadasiniza da soyledim ama.." dedim, isim basimdan askin, zaten dedigimi yeniden demeyi hic de arzulamayarak. Neticede bu bir takip telefonu ve besbelli konu uzayacak. Ama elbette usteledi. Ben de anlattim, tekrar.

Dinledi, dinledi ve sonunda tam "Isterseniz uyeliginizi iptal etmeyelim..." gibilerinden bir cumleye basladi ki, hemen karsiladim "ama, istiyorum!"

Pek ciddiye almadi beni ve telefon uzerinden urunlerini pazarlamaya ugrasan saticilarin pes dedirtmeyi amaclayan uslubuyla basa sardi yeniden "Isterseniz uyleliginizi iptal etmeyelim" diye.

Tutamadim kendimi "neden isteyeyim ki, talebimi geri cekmeme degecek bir teklifiniz mi var?" diye sordum.

Nihayetinde beklentim: yapilan hatanin tarifi, makul bir ozur ve gelecekte bu hatanin tekrar edilmeyeceginin sozuydu. Hani, Digiturk bunlari telaffuz etse iptal kararimi geri alabilirdim. Elbette. Derdim uzum yemek, bagciyi neden doveyim ki durduk yerde! Dolayisiyla da makuldu sorum:

"Talebimi geri cekmeme degecek bir teklifiniz mi var?"

"Evet" dedi, "isterseniz iptal talebinizi biz durduralim, uyeliginiz devam etsin ve biz size, bir yil boyunca, bilmem su kadar olan paket bedelinizde su kadar indirim saglayalim."

Beynim uguldadi.

"Kisisel almayin lutfen ama" diye basladim, "diyelim ki evlisiniz ve gecen zamanin icerisinde kocanizin ahlaki yapisi size dokunmaya basladi ve hatta artik bir zaman sonra, bir noktada ayni yolda yaslanamayacaginiza kanaat getirdiniz ve gittiniz 'bosanmak istiyorum' dediniz. Olmaz mi, olur. O da size dondu ve dedi ki 'istersen sen o bosanma talebini cek ben sana bir tek tas alayim!' Demez mi, der. Peki talebinizden tek tasa riza gosterip donerseniz, adiniz ne olur?"

...

Bilmiyorum kimse bu konusmayi kayda aldi mi, ust duzeyde bu konusmayi dinleyen bir yonetici oldu mu?

Ben, dedim ama. Diyeceklerimin hem de hepsini.

Salı, Ekim 28

"Şey, pardon o zaman."

Blogger acildi.

Galiba.

Pek emin degilim cunku sayfami proxy'ler olmadan okuyabilmekle beraber yazi post edemiyorum. Nihayetinde evim elden gitse ekranimi takip etmekten basimi kaldiramayacak hale getirdiler ya beni, alacaklari olsun.

Gun gelir elbet, hesabi doker bir envanter cikartiriz.