abesle_istigal
13 Ara 2010
alacakaranlık kuşağı
her ne kadar kendinden öncekilere yıkıyorsa da günahı, tarım ve hayvancılıkta kendine yeterliliği en sıkı kaybettiğimiz, besideki hayvanın etinden süpermarket raflarındaki biraya her noktaya gdo'lu soya ve mısırın sızdığı bir dönemin Tarım ve Köyişleri Bakanı “tarımı köylülerin kırsalda uğraştığı bir sosyal yardım alanı olarak gördük hep" diyebilirken; Maliye de "e-kitap"ı lüks sayıp kdv'sini yüzde 18 olarak belirlemiş!
iyi mi!
9 Ara 2010
15 Eyl 2010
1 Ağu 2010
24 Tem 2010
İstanbul dağına taşına bayrak dikenin değil, ona sahip çıkanındır!"İstanbul S.O.S. Eylemi UNESCO Dünya Miras Komitesi 2010 Taslak Kararı'nda, İstanbul'da bulunan Dünya Miras Alanları'nın uluslararası koruma standartlarına uygun olarak korunmadığı , Haliç metro inşaatının , 5366 sayılı yenileme yasasınınin ve İstanbul Boğazı karayolu tüp geçiş projesinin bu standartları ihlal ettiğini belirtilerek, İstanbul'un Tehlikede Olan Dünya Miras Listesi'ne alabileceğini bildirmesi sivil bir hareketi tetikledi. Çok sayıda akademisyen, sivil toplum kuruluşları, odalar, uzmanlar ve bireylerden oluşan İstanbul S.O.S girişimi adlı grup , "Istanbul alarm veriyor . Kentine sahip çık!” sloganıyla yola çıktı. Grup, bugüne kadar yaşanan süreçle ilgili farkındalık yaratma amacıyla bir imza kampanyası başlattı ve bilgilendirme toplantıları düzenledi. 24 Temmuz 2010 Cumartesi günü ise saat 18.00 de Beyoğlu-Galatasaray Meydanı'nda bir eylem düzenlenecek. İstanbul’un tarihi mirasının tehlikede olduğunu ve korunma koşulları ile UNESCO kriterlerinin sağlanması gerektiğini savunan katılımcılar bedenleriyle uluslararası imdat çağrısı kodu olan S.O.S harflerini yazacaklar."
22 Tem 2010
Bu nasıl bir şeydir böyle.. "Acılı aile baştan aşağı giydirilip cenaze törenine geldi."
19 Tem 2010
13 Tem 2010
"You’ll get over it…” It’s the clichés that cause the trouble. To lose someone you love is to alter your life for ever. You don’t get over it because ‘it” is the person you loved. The pain stops, there are new people, but the gap never loses. How could it? The particularness of someone who mattered enough to grieve over is not made anodyne by death. This hole in my heart is in the shape of you and no-one else can fit it. Why would I want them to?"
2 Tem 2010
1 Haz 2010
28 May 2010
14 May 2010
neyse ki Baykal konunun ciddiyetinin farkında!
Fikret Bila'dan okuyoruz:
"Ne gibi?
- Önce teknolojik olarak kaseti bir incelesinler. Tespit etsinler. Kasette ne gibi teknolojik işler yapılmış. nasıl oluşturulmuş, onu bir ortaya koysunlar. Kaseti bir teknolojik değerlendirmeye tabi tutsunlar. Olaya hangi ciddiyetle yaklaştıklarını bir görelim. Ondan sonrasını değerlendiririz.
TÜBİTAK’ın incelemekte olduğu yolunda haberler var?
- Bilmiyorum artık nasıl yaparlar? Orada ne ciddiyette inceleme yapılır? Bu kurumlarla ilgili daha önce ciddi tartışmalar olmuştu.
Siz de elinizde bilgi ve belgeler olduğunu söylemiştiniz. Bu mahiyette bilgi ve belgelerden mi söz ediyorsunuz?
- Bana ulaşan raporlar var tabii. Bu işin uzmanı, çok ciddi kişi ve kurumlardan ulaşan raporlar var. Ciddi incelemeler yapmışlar. Bunlar zamanı gelince ortaya konulur.
Ne gibi kurumlar? Üniversitelerden veya adli tıptan gelen raporlar mı?
- Birçok ciddi kurumdan gelen raporlar var."
10 May 2010
kaset, suikast vs çok detay var, kafa karışıyor. pek vıcık vıcık bir hikaye, herkes kapı aralığı gözlemcisine dönüştü. derhal bir adım geri çekilelim ve soruyu hatırlayalım:
Baytok'un milletvekilliği şahsi yakınlık neticesi mi edinildi?
biz sıradan insanlar için konu, aslen, bundan ibarettir!
yoksa Baykal Baytok'la aşk yaşıyormuş vs.. bunlar Olcay hanım'ın tasarrufunda meselelerdir. bu aşk ilişkisi gayrı ahlaki yollardan kasetlere kaydedilmiş ve haber niyetine basına sızdırılmış vs.. bu da kanun adamlarının takibindedir. torunları Olcay hanım'a çiçek hazırlamış vs... dedikodudan ibarettir.
geçelim, rica ederim. geçelim.
biz, zira, millet olarak yani, vekillerini seçme yeteneği olan ve demokrasi diye yırtınan liderlerin arasından doğru tercihi yapması beklenen "milet" olarak, Baytok'un vekilliğinin bize yakınlığı nedeniyle mi, yoksa Baykal'a yakınlığı sebebiyle mi edinildiğini sormalıyız.. malesef şu saate kadar ne Baytok ve ne de Baykal bu manada bizlerle yüzleşmediler. "açıklama yapmayacağım" ya da "hukuk savaşı başlatacağım" gibi manası bizler adına pek eksik ifadelerle saatleri dolduruyorlar. meseleyi geçiştiriyorlar.
aman, izin vermeyelim kafamızı bulandırmalarına: soru, sorun Nimet Baytok'un milletvekilliğinin Baykal'ın bir erkek, Baytok'un bir kadın oluşu kadar sıradan bir denkleme eşit şahsi bir kayırma olup olmadığından ibarettir.
bu sorunun cevabı nasıl bir demokraside yaşadığımızı, bu soruya reaksiyonumuz ise nasıl bir yönetim arzuladığımızı içerecektir.
aman, iyi bakalım, iyi okuyalım. kim, bizim sorumuzu soracak, bekleyelim. hatta oyumuzu bu sorunun sorulması ya da sorulmayışı belirlesin.
ama kafamızı bulandırmalarına asla izin vermeyelim.
8 May 2010
2 May 2010
çocuklara "paranın kirliliğini" çaldıkları o parayı yakmaya özendirerek anlatana binbir teşekkürle!
Pınar Selek benim eski bir öğrencimdir. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’ne sonradan gelmişti ve sınıftaki dikkati, ilgisiyle dikkatimi çeken bir ögrenci olmuştu. O yıllarda Fransız “yapılsalcılık-sonrası’’ düşüncesi içinde Michel Foucault ve Gilles Deleuze üzerine yapmış olduğum derslere katılmıştı. Her derse gelen, dikkatli ve yerinde sorular soran bir öğrenciydi. Parlak bir zekası ve biraz da melankolik bir bakışı vardı. Bu hâlâ sürmektedir sanırım.
Onu en son gördüğümde Deleuze kolokyumunu düzenlemekteydim. Dinleyici olarak gelmişti ve bana sarılarak “çok uzun zamandan beri sizi dinleyemedim, burada olmaktan memnunum” gibisinden bir şeyler söylemişti. Melankolik duygusallığı onu ilk gördüğüm zamanlardaki gibi, değişmemişti.
Her zaman duyarlı biri olduğunu kendi yüzünde dışa vurmaktaydı. Soruları hümanizm üzerine odaklanmaktaydı. Özellikle dışlanmışlar, ezilmişler, kabul görmemişler onun ilgisini çekmekteydi. Demokrasi için hüzünlü bir eylemciliği olduğunu sonradan gelip benimle konuşmaya başlamasıyla öğrenmiş oldum.
O yıllarda, yanlış hatırlamıyorsam 1990’lı yılların sonlarında Beyoğlu civarlarında küçük tinerci çocuklarla ilgilenmekteydi. Onların “zavallılığına” gönül vermişti. Onlarla birlikte kalıyor, onlara anti-kapitalist etika aşılıyordu. Para çalan çocuklara paranın kirliliğini anlatmaktaydı. Marx’ın Grundrisse’deki “para ve sermaye-metalaşma” ilişkisini ve Simmel’in Marx okumalarından yola çıkarak geliştirmiş olduğu “Para Felsefesini”, sosyal metafiziği dikkatlice içselleştirmiş görünmekteydi. Simmel’in “metafizik sosyoloji” olarak adlandırılabilinen, sosyolojik olduğu kadar psikolojik ve metafizik yaklaşımının refleksiyonunu içinde barındırmaktaydı.
‘Paranın genelleştirilmiş teorisi’nin, kelimenin kökeninde yatan “görselliği” barındırıyor olması, aslında, Pınar Selek’in inandığı sosyolojinin de içinde yaşanırken, pratikte her türlü “görselliği taşıyan bir sosyoloji” olması ilginç bir veri olarak karşımızda durmaktadır. Hayatın tümüne yaslanan ve de felsefi olarak ‘bakışı’ ortaya koyan yaklaşımıyla Marksist, Weberci ve Simmelci para analizinin arkasındaki metafizik “dünyanın entelektüel algılanmasına” yol açan bir hayat görüşünü ortaya koymaktaydı. Simmel’in dünyasında olduğu gibi hayatı kendi gerçekliği içinde algılamaktansa estetik ve imajlaşan bir modelde ele almak, aynı zamanda ütopyayı da içine barındıran bir yaklaşımdır ve Pınar Selek’in hümanizması kendi içinde her zaman bir inanç ütopyasını taşımıştır, diye düşünmekteyim. Weltbild yerine bir çeşit Umbildung olarak Almanların ele aldığı ve özellikle Georg Simmel’in sosyolojisi ‘bakış’ ile daha çok alakalı durmaktadır. Optik anlayış ile karışan dioptrik ‘bakış’ değişik açılardan bakışları birleştiren bir foküs olarak düşüncedeki dinamizmi oluşturmaktaydı. Bu bir ilişkisellik anlamına gelmektedir. Görsel olan ile anlamsal olan arasındaki ilişki, Aristotelesci anlamda bir “dynamis” meydana getirir. Pınar Selek bu anlamda dinamik bir sosyolojinin içinde görmektedir kendi çalışmalarını.
Pınar Selek’in “sosyolojik tecrübeye” atfettiği önemle birlikte “dünyayı bir imaj” olarak algılama süreci başlamış oldu. Tinerci çocuklara para yaktırmakta olduğunu anlatmıştı bana. Bu da beni, tabii ki çok etkilemişti. Onlar para çalıyorlar ve akşama Pınar Selek onlara paranın çirkinliğini anlatarak, paraları yakmayı öneriyordu. Onlara insanın hayatında alabileceği en büyük “anti-kapitalist” derslerden birisini veriyordu. Paranın değer olarak göreliliğini onlara anlatırken, aynı zamanda dinamik olarak potansiyel değerinin önemini toplumdaki değer olarak var olan paranın değeri karşısında görecelileştirmektedir. Paranın göreli değeri ile anlam değeri arasındaki ayrım, bu anlamda, Pınar Selek’in “metafizik dünyasını” materyalleşmeye doğru yönlendirmektedir.
Paranın “anlamının boşluğu” paranın materyal dünyadaki değerinin oluşmasındaki aracısı olarak görebileceğimiz para ile tinercilerin ilişkisi bize gösterdiğinde, onun para formuna ekleyebildiği onca yeni içerik zenginliğinin çeşitliliğini anlamaya başlayabiliriz. Para anlam değil, form olarak kullanımdadır; bu nedenle de formun içeriğinin değiştirilmesi aynı zamanda paraya ve dünyaya bakışı da değiştirmeye başlayacaktır. Değişebilirlik ilkesi paranın potansiyel gücünün sayesinde borsa içinde, o halde, anlam kazanmaya başlar. Yani paranın dynamis’i sonsuzcasına olan potansiyellerin dağıtımı ve değişimi için anlam yaratacaktır.
Pınar Selek, kendi dinamizmi içinde potansiyel olarak paranın dynamis’ini yaşayarak, tinercilerle bu yeni potansiyel yaşam biçimlerine bakışı yaratmaya çalışmıştır.
Değişik dışlanmışların demokrasi içinde yeri olmayanların içinden geçen duyarlılığı onu paranın kirliliğine doğru yöneltmiş olduğu gibi, haksızlıklara da duygusal olduğu kadar rasyonel bir karşı çıkışı da dışa vurmaktaydı. Sosyolojinin, Durkheim ve Mauss çizgisinden geçen psikolojiyi dışlayan hali onu çok tatmin eder durmuyordu. O bakımdan, sosyal bilimler arasındaki disiplinler-arasılığa önem atfetmekteydi. Her şeyden önce duyarlılığının ve inancının verdiği bir güçle, aktif olunduğunda bazı şeyleri değiştireceği kanaatine saplanmıştı ve bu inanç onun bu yaşadığımız dünyaya olan inacı olarak her zaman dinamizminin içinde yaşadığı hayatla birleştirdi onu ve düşüncesini. Aktivistti zaten, eyleme önem vermekteydi. Bunu inandığı fikirlerinde gerçekleştirmek istemekteydi.
Bu sırada gelip benden “Deleuze ve Guattari’nin” göçebe felsefesi için tinerci çocuklara ders anlatmamı talep etti. Ancak hem zamanımın yetersizliğinden hem de tinercilere anlatılacak bir göçebe düşüncenin “pek anlamlı olamayacağından” olsa gerek, ona “zamanımın olmadığını ve de onlara Deleuze düşüncesi anlatmanın, belki de, çok erken olacağını” söylemiştim. O çocuklar, bu yıllarda 10-14 yaşlarındaydılar, sanırım. Sonra benim yüksek lisans derslerime geldi ve Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans çalışmaya başladı. Derslerde, seminerlerde mevcut oluyordu. O, çok ciddi sunumlar yapmaktaydı. Georges Bataille üzerine yaptığı bir çalışmasıyla sınıfta dikkatleri üzerine çektiğini de hatırlıyorum. Bu dönemde, tam da, en parlak olduğu yıllarda bir gün eli kolu tırmıklanmış bir şekilde bana geldi ve ona ne olduğunu sorduğumda “tinerci çocukların yaşlarının büyüdüğünü, ergenleşmenin de getirdiği bir heyecanla” ona saldırdıklarını ve tecavüze yeltendiklerini, onun ise onlarla dövüşerek kendisini koruduğunu anlattığında, rasyonelliğin ve duygusallığın birbirine karıştığı, hayal kırıklığını erken bir dönemde, belki de tekrar yaşamak üzere, yaşadı sanırım.
Bu duyarlılığın Pınar Selek’in ahlaki dünyasını oluşturduğunu zannediyorum. Sosyologun kılıktan kılığa girerek değişik alanlarda araştırmalar yaptığını İstanbul’da Rock Hayatı (Baglam Yayınları, 1995) üzerinde olan kitabımızda yazmıştım. Pınar Selek bu alıntıyı daha sonra travestiler (Maskeler, Süvariler, Gacılar) üzerine kaleme aldığı kitabında alıntıladı. Daha sonraki çalışmalarında da aynı duyarlılığı ve hümanizmayı görmek mümkün. Sürüne Sürüne Erkek Olmak yine aynı şekilde hakim erkeksiliğin ‘zavallılığına’ değinmekte; onu zavallı durumlar araştırma alanına çekmekte, sanki. Eleştirel teori ile birlikte erkek cinselliğinin hegemonyasının etkisizliğini fark eden bir kadın bakışı, burada, yine benzer bir noktada dikkatimizi çekmekte: Askerlik, ölüm deneyimleri, milliyetçiliğin dayanılmaz kırılma noktalarının metafiziği, onun sosyolojisinin dinamiğini oluşturmaktadır, diye düşünüyorum.
Kendisi hümanizmayı içselleştirmiş, araştırma etikasını kendisine şiar edinmiş birisidir. Araştırmacıdır ve de çalışkanlığı sayesinde tek bir alan veya konu üzerinde durmayarak, dışlanmışların dünyasını araştırmaya devam edecektir. Bütün duyarlılığını bu konulara verecek, kılıktan kılığa giren “bin bir maske” gibi sosyolojik anket tekniklerini hayatında tecrübe edecektir; şimdiye kadar hep tecrübe ettiği gibi etikasını insanlık üzerine kuran duygusal birisi olarak takdir kazanacaktır, her zaman onu sevenler tarafından ve de onun desteklediği insanlar ona bazen “kazık atsalar’” bile onun duyarlılığını her zaman akıllarında tutacaklardır.
Önemli olan, bugünkü sıkıntılı durumun, hukuki tuhaflığın bir an evvel geçip, hukuki olarak onu daha özgür kılabilecek, onun araştırma imkanlarının çizgisini devam ederek, değer verdiği dışlanmışlar ve insanlık adına haklarını arayanların üzerine çalışabileceği bir ortamın ona yeniden verilmesidir. Yoksa Türkiye’de çalışkan, duyarlı bir sosyolog araştırma alanını kaybedecek; Türkiye’de, sosyoloji de onun özgün çalışmalarını kaybedecektir. Kayıplar karşılıklı ve ilişkiseldir.
-Ali Akay
1 May 2010
herkes tecavüz haberlerine şaşıp kalıyor ve ben her bir şaşkının karşısında bir kere daha afallayarak ve hatta mümkünatına inanamayarak soruyorum "sahiden mi?" diye, "sahiden şaşırdın mı, sahici mi bu şaşkınlığın? nasıl olur ki ama?"
sonra haliyle "bu memleketin dili Türkçe ise, son zamanlarda hiç Türkçe pornografi sitelerine baktın mı, hiç?" diye ekliyorum; zira "tecavüz" ve "ensest" fantaziler hikaye başlığı altında gayet sıradan ve gayet patavatsız yerlerini almış, yaşıyorlar bin zamandır.
ister istemez soruyorum "hiç mi televizyon seyretmiyorsun?" diye; zira evimden attığım televizyona rağmen ben bile biliyorum, Türkçe konuşan televizyon dizilerinin hemen hepsinde tüm aile bir birine aşık!
sokaktakiler bir birinin analarına etmediklerini bırakmıyor ve mahallesinde bile huzurla yürümek çok ama çok zorken kız çocukları için ve laf atmak, hatta "sokaktan karı kaldırmak" için çaktıkları flaşörü, müşteri toplamak için de çakarken memleketimin taksici oğlan çocukları... sahiden pek şaşıramıyorum ben ve haliyle mümkünatına inanamayarak ama gene de samimi bir merakla soruyorum "sahiden mi?" diye, "sahiden şaşırdın mı, sahici mi bu şaşkınlığın? nasıl olur ki ama?"
ekleyeceğim yakında "burada yaşamıyor musunuz, yoksa?"
30 Nis 2010
6 Nis 2010
Courage is contagious. So are all the bad things.. Make a wise pick and spread the word responsibly.
5 Nis 2010
9 Mar 2010
19 Şub 2010
12 Şub 2010
Aklına ve vicdanına pek güvendiğim bir arkadaşım, az önce tweet'ledi "Bu ulkenin 'kahramanlik' turkuleri midemi bulandiriyor, o kadar." diye. İçim kan ağlaya ağlaya hak verdim, zira görünen o ki biz Türk'lüğü böyle biliyoruz, bugünün kahramanları da bunlar! Boşuna değil, diyeceğim, Türk'ün Türk'ten başka dostu olmaz demeleri. Bu denli düşük bir noktada yalnızlık, elbette, kaçınılmaz..
7 Şub 2010
memleketimin oğlan çocukları..

Medine'nin "...dedesiyle babası diri diri kümesin yanına gömdüğünde 17'sine 2 ay vardı. Hiç fotoğrafı olmadı. Okula da gitmedi."
30 Oca 2010
28 Oca 2010
memleketimin oğlan çocukları..
Ağca'ya "cezasını çekti, çıktı" deyip jüri üyeliği için teklif götürülmesine "insaf" diyecek ve hatta hicap duyacak bir toplumda yaşamak istemem, tuhaf mı?
Fatih Aksoy'un anasına sorabilmek isterdim, "teyze, nerede hata yaptın söyle, biz yapmayalım" diye...
27 Oca 2010
"Bu arada dikkatimi çekti: İlker Başbuğ, nedense, sadece camiye atılacak bombanın üzerinde duruyor. Ya, Plan'ın diğer unsurları?" diye sormuş, Nazlı Ilıcak.
Sahiden, Ordu'muz, Balyoz Planı'nda sadece ve sadece "bir caminin bombalanması" noktasına mı karşıdır, bir tek onu mu içselleştirememekte, bir tek onun mu ismini lekelediğini düşünmektedir?
Hayret, derim. Hayret!
20 Oca 2010
19 Oca 2010
17 Oca 2010
İstanbul'da bir manasız 2010 kültür başkenti goygoylaması, şehrin her köşesinde trafiği felç eden konserler ve kuşları panikletmekten başka bir gayesi besbelli ki yok, oğlan çocuklarının rengi eksik, lezzeti yok kuru sıkısı...
Oysa Tekel işçileri Ankara'da ve kim var orada, bağımsızlığına pek düşkün medyamızdan? Bakıyorum zira, gazeteler sessiz, televizyonlar keza.
Gördüğüm bir Serdar Akinan'ın olduğu... benim de onun önünde eğilip, elini öpesim var bugün.
15 Ocak, Serdar Akinan tweet'liyor:
Tekel direnis yolculugu Istanbul'dan basliyor...Hadi hayirlisi... http://tweetphoto.com/8748738
3 gun boyunca Tekel iscisinin direnisini twitter'dan yazacagim...Su anda Kartal, Cevizli'deyiz...7 otobus Tekel iscileri ve aileleri...
Az sonra yola cikiyoruz...Turkiye'nin cesitli yerlerinden cikan otobuslerin durduruldugu konusuluyor...Telas ve hafif bir gerginlik var...
Su an basin aciklamasi... http://tweetphoto.com/8749477
500 civari bir topluluk...TKP, ADD, EMEK Partisi, diger sendikalar... Ugurlamaya gelen bircok farkli grup var...
Yola cikildi...Alksilar, sloganlar...Bizim otobuste kadinlar ve bir cocuk var... http://tweetphoto.com/8750733
TEKEL DİRENİŞ GÜNLÜĞÜ #vidly http://vid.ly/bJLr
GÖRÜNTÜ YÜKLEMEYE DE BAŞLADIK...:) TOPLAM 10 OTOBÜS...EN KÜÇÜK EYLEMCİ 2 YAŞINDA HELİN...
TEKEL D%u0130REN%u0130%u015E G #vidly http://vid.ly/bJLs
OTOBÜS İSTANBUL'DAN ÇIKTI #vidly http://vid.ly/bJLt
Otobuste "sigara molasi" istendi...Bir grup "Durmazsaniz direniriz" dedi...Kahkaha koptu...Az sonra mola...
Tekel direnisinin en kucugu Helin otobusun arka koltugunda uyudu... http://twitvid.com/B8C09
Yolda direnise destek veren araclar var...Az once ihtiyac molasi verildi...Halaylar cekiliyor... http://twitvid.com/F5FD2
Istanbul'dan kalkan otobusler cay molasinda...Bir yandan tostlar, caylar ve tabii ki soganlar... http://twitvid.com/B9FC3
İŞÇİLER ÇAY MOLASINDA #vidly http://vid.ly/bJM2
Su ana kadar engel cikmadi...1.5 saate ankara'dayiz...
Ankara'ya girdik...Otobusler beklenenin aksine durdurulmadi...Istikamet ASTI oradan Sakarya... http://myloc.me/2U44M
Isciye tokat! Asti'de arbede cikti...Guvenlik isciye tokat atinca isciler de ozel guvenlige karsilik verdi...olay buyumeden mudahale edildi.
Helin eylemden yoruldu...:) http://twitvid.com/590A2
tekel işçisi metroda #vidly http://vid.ly/bJNK
Türk-İş'in önündeki kitle anlatılamaz...Sabah 05:00 yanlarında olacağız...Çok yorgunum ama değdi...
16 Ocak, Serdar Akinan devam ediyor:
TEKEL İŞÇİLERİ NASIL GECELEDİ? #vidly http://vid.ly/bJOU
iphone versiyonu #vidly http://vid.ly/bJOV
Sabah 05:00 Tekel işçilerinin yanındaydım...Tek bir televizyon ekibi yoktu ve 1991 Zonguldak yürüyüşünden bu yana böylesi eylem görmedim.
İşçilerin halini çektiğim görüntülerden izleyeceksiniz...Ancak daha önemlisi söyledikleri...Türkiye tarihi bir direnişe tanıklık edecek...
Diyarbakır'dan gelenle Trabzon'da gelen birbirine sarılıp betonda uyuyor...Türbanlı kadınlar, "İşte açılım..."diye bağırıyor...
Ankara'nın ortasında binlerce işçi ateş yakıp, yerlerde yatıyor. Tek bir kanalın canlı yayın aracı veya ekibi yok. Utanç verici...
Sabahlayan işçilerin hali... #vidly http://vid.ly/bJOW
Ankara'nın göbeğinde sabaha karşı... #vidly http://vid.ly/bJOX
Direniş uyumuyor... #vidly http://vid.ly/bJOZ
@IBBal Bizim kameranın...Bir yandan da belgeselini çekiyoruz...
Yerlerde yatanlar, türkü söyleyenler, ateş başında ısınmaya çalışanlar #vidly http://vid.ly/bJOa
Sakarya esnafına helal olsun...Esnaf işçiye dükkanı bırakıp eve gitmiş: "Tuvaleti kullanın, uyuyun, ısının..." Halk büyük dayanışma içinde.
İşçilerin ağzındaki söz: "Ölsek ailelerimizin alacağı maaş daha fazla...O nedenle ölmek var dönmek yok..."
ATV Haber, kahvede oturan işçileri çekip "Kumar oynuyorlar"demiş...Son derece tepkililer:"Evet, kumar oynuyoruz...Ama hayatımızla..."
Yarın Türk-İş'in miting sonrası alacağı karara Tekel işçisinin katılıp katılmayacağı çok önemli...Gördüğüm o ki bu insanlar dönmeyecek...
http://twitpic.com/yahz6 - Sakarya caddesine girdiğimiz anda karşıma çıkan ilk kare buydu...
http://twitpic.com/yai10 - Sakarya caddesine girdiğimiz anda karşıma çıkan ilk kare buydu...
http://twitpic.com/yam1n - Trabzon Tekel işçilerinin sloganı: "AKP AKP duy sesimizi bu gelen işçinin ayak sesleri"
Bu arada bugün Akşam'daki yazım...http://www.aksam.com.tr/2010/01/16/yazar/15943/serdar_akinan/direnisin_yolculugu.html
Muş'tan gelen bir Tekel işçisi bakın neler anlatıyor: #vidly http://vid.ly/bJOe
Yarinki yazimi yazip aksam'a yolladim...Fotograflarla...Simdi Nihat Genc geliyor...Beraber iscilerin yanina gidiyoruz.
Arkadaslar, dunden beri destek mesajlari atiyorsunuz...Allah razi olsun...Hepinize ayri ayri tesekkur ediyorum...
17 Ocak, Serdar Akinan devam ediyor:
Sakarya'da halaylar cekiliyor...Zurnaci halayda ne caliyor?"Ararim seni her yerde..." http://twitvid.com/4CCB7
Gece yatacaklar icin strafor...Tanesi dort lira... http://tweetphoto.com/8841416
Evet, öğleden sonrası için çekimler bitti...Şimdi "yükleme"ye başlıyorum...
gece uyumayan işçiler yorgun düştü ve buldukları her köşede onca gürültüye rağmen uyuyakaldılar... #vidly http://vid.ly/bJPJ
Turkish Tobacco workers, family members and supporters are currently demonstrating in Ankara in near-freezing temperatur… http://vid.ly/bJPK
Burger King önünde eylem sürüyor...İlginç bir kontrast... #vidly http://vid.ly/bJPL
Major Protest of Former Turkish Tobacco Monopoly Workers in Ankara #vidly http://vid.ly/bJPM
Neden İngilizce yazdığımı merak edenlere...Gece yüklediğim Muş işçisiyle röportaj vidly'de en çok izlenen klip olmuş. Kefere merak eder ne bu.
http://twitpic.com/yc4s8 - Yorgunluktan uyuya kalan bir Tekel işçisi...
http://twitpic.com/yc53v - Bu kare neden tek bir internet sitesinde yok?
http://twitpic.com/yc5se - Bu kareler, bırakın büyük medyayı internet sitelerinde bile neden olmaz? Ankara'nın göbeğinde 8.000 işçi yerlerde
Bu çadırdan yüzlerce kurulu...8.000 işçi eylemde Türk medyası için haber değeri taşımıyor... #vidly http://vid.ly/bJPO
http://twitpic.com/yc6o2 - Tekel direnişi değil kadın direnişi...
Bu fotoğraf ve görüntüler kayıtsız ve şartsız olarak heryerde kullanılabilir...Copyright'ı halkımıza aittir...
Gösterdikleri kadar göstermedikleri de önemlidir... #vidly http://vid.ly/bJPP
http://twitpic.com/yc81k - Barda sabahlayanlar...Üst katta onlarca türbanlı yatıyordu...Hayatlarında ilk kez bir barda sabahladılar...
Şimdi tekrar Sakarya'ya gidiyoruz...İşçiler ATV Ana Haber'den başlayarak bültenleri zaplayacak...Biz de yorumlarını kaydedeceğiz...:)
Yahu vidly'ye bakin yukledigim goruntuler gunun en cok izlenen videolari oluyor...Bu iste bir tuhaflik yok mu?
Az once muazzam bir kayit yaptik...Biraz sonra otele gidip yukleyecegim...Hayatimda yaptigim ender iyi roportajlardan biri oldu...
Iscilerle yaptigimiz soylesinin metnini alip kelimesine dokunmadan yayinlasak neden korkmamamiz gerektigini anlariz. Bir parcasi az sonra...
Bitlis'li Şevket bakın ne anlatıyor... #vidly http://vid.ly/bJPt
Samsun'lu Tekel işçisi kadınlar Bitlis'li Şevket'in isyanına ne diyor? #vidly http://vid.ly/bJPv
"Sen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşısın. Korkma hakkımızı alacağız... #vidly http://vid.ly/bJPy
Arkadaslar son girdigim 3 videoyu mutlaka izleyin...Tekel iscisinin direnisi neden onemli gorun..."Acilim"i Tekel iscisi yapti...
Tekel işçisi özelleştirme konusunda ne düşünür? #vidly http://vid.ly/bJQ0
Sosyal Alemi izleyemiyorum ama Tekel'i konuşuyorlarmış...Ulaşabilen varsa vidly'e yüklediğim video'ları yayınlasınlar...İşçiye destek olur.
Nihat Genç'le 1.5 yıl aradan sonra ilk kez bir program çektik...Yakında internette yayında...
Turk-Is onbinleri gara toplamaya basladi...Hava ciseliyor...Yuzbine ulasmasi bekleniyor... http://twitvid.com/3F82F
Yuruyus su anda basladi...Onde Turk-Is flamasi arkada Turk bayragi, arkasinda onbinler... http://tweetphoto.com/8920536
Onde Turk Is yoneticileri...simdi itfaiye erlerini kortejin onune aliyorlar... http://tweetphoto.com/8920719
Muazzam bir kalabalik ama gayet koordineli ve organize... http://tweetphoto.com/8920807
Anarsitleri, "siyah bayrakli ogrenciler"diye anons ettiler.....Gelip mudahale ettiler: "Bize anarsistler diyin http://tweetphoto.com/8921290
Davul zurnasiz miting mi olurmus!? :)) http://twitvid.com/1072A
Meydana ulastik Hitit heykeli anadolu'dan gelen onbinlerle bulustu... http://tweetphoto.com/8922310
Yara bandinda ne yaziyor? "Olmeye geldik"...:) http://tweetphoto.com/8922356
Sihhiye meydani bu kitleyi alamaz...Mumkun degil...Bu su demek: Miting 100Bin'I gecer...
Mitingin icinde Tekel iscisinin yanindayiz... http://twitvid.com/4F2AE
#tekel işçisi ölüm orucu yapmayacak...3 gün açlık grevi ve oturma eylemi devam edecek...Sendika son derece akıllı bir taktiğe gidiyor...
Karar şu: #tekel işçisi dönmüyor. Ankara'da kalıyor. Sendika CHP ve MHP ile görüşecek. DTP destek sözü verdi...Meclisi kilitliyorlar...
Toplumsal bir tepki ve hak arama hareketine dönüşen direnişi artık herkesin sırtlaması gerek. #tekel işçisi ölüm orucuna yatsa ne olacaktı?
Şekersiz; B vitaminsiz yapma kararı vardı. Tabipler odası; #tekel işçisine "6 gün içinde ölümler başlar." diyince psikolojiyi hesapladılar..
Tecrit olmaktansa oturma eylemini sürdürmek ve açlık grevi yapmak, meclisin; toplumun omuz vermesi demek.Top Baykal ve Bahçeli'de...
#Tekel, medyanın bir kısmının mahçup, bir kısmının utanç verici, çok küçük bir kısmının alkışlanacak tavrına karşın artık halkın inisiyatifi
işçiler miting alanına ilerlerken... #vidly http://vid.ly/bJRC
Bu arada "Dürüm Sarayı"na teşekkür ediyoruz...Lap topumu açıp yükleme yapmama bir "ezogelin"e ses çıkarmıyorlar...:))
meydandan ilk görüntü... #vidly http://vid.ly/bJRD
Asti'deki 700 otobusle gelen isci asagi yukari kac kisi yapar? Ankara'daki isci ve ogrenciler?
Yagmur basladi...Ama kitle saglam...konusmalar yapiliyor...sihhiye dolu...
Miting bitti...Yagmur hizlandi...Simdi sahneyi bakalim kim alacak?
"AKP gidecek hatıra fotoğrafı çektirmek isteyen?" Yaratıcı tiyatro... #vidly http://vid.ly/bJRO
Tekel iscisi cok tepkili ve kirgin...Turk-Is Baskani Mustafa Kumlu'nun konusmasi buyuk hayal kirikligi...Simdi Turk Is onu karisir...
Tekel iscisi gergin...Onumuzdeki saatler neye gebe?
Belki Akinan'ın gazeteciliği, basına; twitter'ı kullanma uslubu ise Yurtsan Atakan'a ilham verir.
Tekel işçisi mi? Yalnızlığımızın ibretlik örneği olarak duruyor, orada.
Ben, nefesimi tutmuş seyrediyorum, birlik olabilmişliklerine duyduğum hasretin içerisinde sessiz.. Buraya aktarıyorum sadece Akinan'ın tweet'lerini. Unutmamak için.
16 Ara 2009
Bu Perşembe, yani yarın, iklim değişikliği sebebiyle zarar görenlerin sesini Kopenhag'daki liderlere duyurmak için oruç tutanlara, ben de katılacağım.
11 Ara 2009
hadi bakalım, ayıkla pirincin taşını.. ve de bana: ne olabilirdi, acaba, DTP açık kalsaydı? şu anda yaşanılan gerginlikten, haksızlık hissinden, yalnızlıktan daha ağır.. öfkeden, daha ağır ne olabilirdi, acaba? ne olabilirdi?
acaba oy birliği, nasıl sağlandı? böylesine manasız, böylesine yalnız bırakan, böylesine dışlayan, böylesine şekilci ve elitist bir karar, nasıl oldu da "oy birliği" ile alınabildi?
hadi bakalım. ayıkla pirincin taşını ve anla, becerebilirsen anlamayı, olup bitenleri, anlat bana da!
7 Ara 2009
siyasiler tabanlarını dinleye dursunlar, "lider" o tabanı yönetebilendir. beyanat veren, parmak sallayan, tribune oynayan değil.. onlardan çok var. çocuklarımız ölmekte, henüz doğmamışlar birbirine düşman.. acı içinde Kürtler ve Türkler. "sürdürülebilir" bir geleceğe hasret, bu memleket.. 7 şehit ve 3 yaralıya diken diken ve kahrolmuş uyandığımız bir ılık açılım rüzgarından aklımızda Öcalan'ın kaç metrekarede uyuduğu ve Emine Ayna'nın salladığı parmak mı kalacaktı, parti kapatma ihtimalinin boğucu karanlığına eşlik niyetine... çocuklarımız ölmekte, henüz doğmamışlar birbirine düşman.. acı içinde Kürtler ve Türkler. "sürdürülebilir" bir geleceğe hasret, bu memleket.. siyasiler tabanlarını dinleye dursunlar.
15 Kas 2009
online tanıdım Emre'yi. o buldu beni/bizi.. ortak tasalarımız ve iletişimi kolaylaştıran ortak bir dilimiz olduğuna sevindik. dostluğumuz pek yeni belki ama her dilde hürmet görecek bir geçmişin, harikulede bir uslubun ışığına sahipti. kitap fuarı boyunca sesi daha az çıktığından son dört beş gündür hiç tweetlememişliğini garipsemedim. insan dost saydıklarına daha fazla alan bırakıyor, sessizlik için. meğer gitmiş. ne kadar çabuk. ne kadar erken..
9 Kas 2009
6 Kas 2009
26 Eki 2009
Sayın Milletvekilim,
Bugün kara bir gün, zira:
"Tohumluklar dışındaki genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünleri ile genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünlerini içeren gıda ve yem maddeleri hakkında karar verme, işleme, ithalat, ihracat, izleme, tescil, etiketleme, kontrol ve denetim ile ilgili usul ve esasları kapsayan “Gıda Ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar Ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol Ve Denetimine Dair Yönetmelik” 26.10.2009 tarih ve 27388 sayılı Resmi Gazete ’de yayımlanarak yürürlüğe girdi."
Bu yönetmelik bizi kollayan bir yönetmelik değil.
Bu yönetmelik ulusötesi şirketlere toprağımızı, tohumumuzu sömürme yolu açan bir kapı.
Biz GDO'lu gıdaların yönetilmesini değil, yasaklanmasını istiyoruz.
Yönetmeliği kaleme alan ve altını imzalayanlara bir çift sözümüz var, lütfen iletin: "Oğul sadıklığın bu muydu? Valla kurda yedirdin beni!"
Defne Koryürek
dedim ve İstanbul'un vekillerine yolladım..
2 Eki 2009
“Çok tasarlanmış bir şey değildi. Biraz çalışmamış olmanın verdiği bir şeyle hedefi kaçırdık. Daha önceden hazırlığımız yoktu”
Hep diyorum, dersini iyi çalışmak gerek diye...
13 Eyl 2009
Cem Yılmaz sahiden zengin bir adam. Sözün her manasında... Helal olsun!
12 Eyl 2009
3 yıl önce Yeni Harman'ın sağladığı rakamlarla anmıştık, bu yıl Odatv'nin rakamlarıyla...
"Gerçeğinizi bulun çünkü bugünü başka türlü kavrayamayacağız... dünü öğrenmek zorundayız."
10 Eyl 2009
Dün ya da evvelsi gün Başbakan Erdoğan, "Stresten içiliyor olsaydı ben de içerdim hatta her akşam bir iki tek de yuvarlardım" demiş. Anladığım kadarıyla sigarayı bıraktırma gayreti içine girdiği işşiz bir vatandaşımızın "işşizim, stres çok, o yüzden" cevabına karşılık..
Diyecek lafım yok. Amerikan Başkanı Obama'nın sağlık alanında başlatmaya çalıştığı reformlarla paralel bir zamanda, bizim başbakanımızın da sağlığımızı düşünüyor olması elbette son derece olumlu.
Peki! ...ama kafam karıştı: içki içmeyelim, sigara da ama çoluk çocuk iftar masalarında Cola'larla mı açılsın oruçlar? Bayramlarda mısır şurubuyla tatlandırılmış baklavalar, lokumlar mı yensin?
Diyeceğim şu ki, Ramazan'ın inayeti üzerinize olsun Başbakanım, hazır eliniz sağlık mevzuularına değmişken, bir zahmet şu mısır şurubu ve zararlarına da değinseniz...
6 Eyl 2009
Ey İstanbul nasılsın? Neredeyse beş aydır görmedim yüzünü, koklamadım havanı, dolaşmadım sokaklarında, dinlemedim namelerini.
Özledim işte seni. Gözleriyle konuşan insanlarını ve onların sohbetlerini, kahkahalarını özledim. O kadar kızdığım, eleştirdiğim binalarını, hatta çelişkilerini, hatta çirkinliklerini...
Eee, ne var ne yok İstanbul? Yaşam zor, trafik filan, yazın nemi, sonbaharın yağmuru çamuru diyeceksen geç bunları. Mucizesin, ışıksın sen, milyonlarca sakinin farkında olmasa da.
Hep geleceğim demiştim. Olmuyor işte. Kızım Marianna ile birlikte yaşıyoruz aylardır, hasta annem de katıldı aileye. Gülme ama boş vakitlerim çamaşırla, yemek pişirmekle geçiyor bu dönem.
Gece başımı yastığa koyduğumda, gözlerimi kapattığımda bazen yaşlanıyor hissine kapılıyorum. O zaman da imdadıma koşuyorsun.
Seni hayal etmek bile gençleştiriyor.
Ekim ortalarında geleyim diye düşünüyordum ama şeytanın işine bak İstanbul, ekim ayında erken seçimler yapılacak buralarda. Seçimler kasımda yapılsa olmaz mıydı?
Bekle beni İstanbul...
Okuduğum en güzel, en güzel mektuplardan biri.. Yorgo Kirbaki yazmış.
1 Eyl 2009
26 Ağu 2009
24 Ağu 2009
Fikir Sahibi Damaklar'ın 30 günlük GDO ihtimalinden uzak beslenme orucunun ikinci haftası.
22 Ağu 2009
30 günlük GDO ihtimalinden uzak beslenme orucumuzda ilk hafta geride kalmak üzere. Gün doğumundan batımına süren bir başka orucu tutanlara sesleniyoruz: aynı güneşin altında yaşıyoruz ve aynı ayın; aynı ay'a denk geldiysek de, farklı görünse bile uslubumuz... vicdanen aynı yerdeyiz.
İyi, temiz ve adil olandadır insanlığın yükseldiği değerler. GDO ise ne iyidir, ne temiz ve ne de adil.
İftar sofralarınıza GDO ihtimali olanı koymayın. Orucunuzun hakkını verin. İnsanlığın yüksek değerlerini onurlandırın.
12 Ağu 2009
"Evlat acısından daha büyük bir acı yok. 30 yıldır nice anne, telefonun başında Ağrı, Munzur, Cudi, Erciyes, Kaçkar Dağı gibi olduğu yere yığılıp kaldı. Annenin ideolojisi, siyaseti, sağcılığı, solculuğu yoktur." diyen Erdoğan'ı hürmetle selamlıyorum.
İçtenlikle tekrar edeceğim cümleler bunlar.
Şükürler olsun.
Sözlerini hatırlatmak gerekmesin ve tarihe not düşmüş olalım diye kaydediyorum buraya.
Ayrıca hükümetin meseleye yaklaşımına mesafeli duran CHP ve MHP liderlerine dair de "Hesabını tabanları soracaktır." demiş. Demokrasi, budur. Vakti gelir oy sandığında konuşur halk. Ama hepimiz biliyoruz ki 30 yıldır devam eden bir acıyı çözmeye mesafeli durmak, durumdan istifade oyunlar kurmak, bir alternatif dahi önermeden hele, "biz almayalım" demek, görüşmeleri birer güç gösterisi niyetine uzatmak, ötelemek... en basit kelimelerle acz, en ağır kelimelerle de.... izin verin, telaffuz etmeyeyim. Zira dedem derdi, hatanın neresinden dönsen kardır kızım, diye. Nur içinde yatsın. 30 yıl da sürmüş olsa, 80 yıl da, dönebilirsek, döner de bir olabilirsek, kızıma, yarının analarına kar olacak. Onların sırtından bir kamburu silmiş olacağız. Bu gururu Baykal ve Bahçeli'yle de paylaşabilmek isterdim. Fark edip, dönüp, bir dirhem tuz olsun katsınlar aşımıza diye kapıyı açık bırakmak isterim.
10 Ağu 2009
İstanbul'u zaman zaman yaşadığım sokakların dışında gezdiğimde; güneşin batışını çoktur unuttuğum bir köşesinden seyredip, gözlerim Boğaz'ın sularına ne zamandır durmadığım bir köşesinden daldığında, hep düşünür ve hak veririm: "illet oluyordur Avrupalı bize! kimbilir dantel koyları, tepeleri ve nehirleriyle bu şehri nasıl baş tacı yaparlardı" diye. Canına okuduğumuz çeşmelerini, kıydığımız sularını, yok ettiğimiz mahallelerini ve camiileri, kilise ve bilimum ibadethanelerini, medreselerini, han ve hamamlarını saymıyorum... olduğu haliyle bile bizi aşan İstanbul'dan bahsediyorum.
Hiç düşünmediniz mi, siz de, bu şehir başkasının elinde olsaydı örneğin (bize benzediğini söyleyip durduğumuz) İtalyanlar'ın ve biz ziyaret ediyor olsaydık... diye.
Serdar Akinan Gökçeada için düşünmüş ve cesaret edip yazmış da: ”Ne iyi olmuş da bu adayı geri vermişiz...”
4 Ağu 2009
30 Tem 2009
"I used to stop for a long time in front of the tiger's cage to see him pacing back and forth. I liked his natural beauty, his black stripes and his golden stripes. And now that I am blind, one single color remains for me, and it is precisely the color of the tiger, the color yellow."
Bunu bu şekliyle Borges demiş, bana 30'unda hatırlamak kaldı.
Bunu bu şekliyle Borges demiş, bana 30'unda hatırlamak kaldı.
29 Tem 2009
20 Tem 2009
13 Tem 2009
''Darbe, mutlaka bir gece yarısı, sabaha karşı gelir diye bir şey yok. Darbe bir süreç. Darbeyi sadece askerler yapar diye de bir şey yok. Darbeyi siviller de yapar." demiş, muhterem muhalefet liderimiz. Tamam, başına katılıyorum, doğru, değişim bir süreçtir. Kanlı ya da değil, hep bir "süreç"tir ama, siviller? Sahiden, biz darbe yapar mıyız?
Benim kafam karıştı.
Düzende değişiklik silah zoruyla yapılıyorsa eğer, taraf bile olsak değişime, makul siviller olarak duruma az buruk, az ekşi bakıyoruz; silahlı kuvvetler yapıyorsa, aman kimsenin çocuğu böylesini görmesin, adına darbe diyoruz; haa, bazı özel durumlarda siviller gerçekleştiriyorsa da değişimi, biz buna devrim diyoruz. Yani, öyle sanıyordum. Hani, Fransız Devrimi, 12 Eylül Darbesi gibi örneklerden yola çıkarak..
Şimdi, sevgili, pek muhterem muhalefet liderimiz "Türkiye'de sivil ve askeri yargı, darbeyle savaşmak için donanımlıdır." derken, tam ne demek istiyor? 12 Eylül bir darbe değil mi, yoksa? Yani bir-Japon'un-insafına-kalmış Evren halktan biri, bir sivil ve hatta bir devrim kahramanı falan mı? Yoksa netekim paşa kırılırken Baykal'a, manasız alınganlık mı yapmaktaydı?
Yani, Baykal, ne demeye çalışıyor? Yoksa muhalefet hep ve her daim "hayır" mı demek?
Valla anlamadım ben!?
"Gazetecilik denilen meslek bir tür 'Cin Ali' ya da 'Ayşegül' serisi değildir, olmamalıdır." diye güzel ve elbette hepimizin hak vereceği türde doğru bir cümle kurmuş, Zaman gazetesinden Nedim Hazar. Anlayacağınız üzere, Ayşe Arman'ın tesettürle imtahanını değerlendiriyor.
Arman'ın ne soyunmasını soyunma diye değerlendirdim, ne de tesettürünü ciddiye alacak halim var; şuur sahibi bir insanım. Ama Nedim bey de, empatiden dem vurmak yerine, Arman'ın havuz/deniz sefasını bir de Nihal Bengisu Karaca'nın o her birimize pek derinden dokunan yazısıyla karşılaştırmalı okusa, önce..
9 Tem 2009
kopanisti, ceviz ve maydanoza sarılmiş sigara böreği ve kelek, koruk, şeftali, fesleğen ve taze soğan salsa.. Mustafa amcanın domatesleri... yasemin/hanımeli kokan bal ve toplayamadığımız ardıç tohumları.. 12 saatlik bir buzağı... Sibel'in sukuneti. Melih'in kül kaplı keçi peyniri, kaparili pilav ve Gökçen bey'in hediyesi: "lapin".. korsan koyundan deniz kestaneleri... Reha'nın rose şarabı.. hele, Güvenç'in sakız kremalı "kenar mahalle pastası"... çok lezzetliydi. üç gün üç gece sürdü sefası. 41 oldum.
3 Tem 2009
Esir ticareti yapmanın yolu açılıyor, kimseden gık yok! Türk-iş'i saymazsak...
29 Haz 2009
Bir küçük deneme yaptım, acaba hayati bir mesele karşısında İstanbul Milletvekilleri'ne ulaşabilecek miyim, diye. Hani, neresinden baksanız ben bir vatandaşım, bu milletin bir ferdiyim ve Meclis'te 67 sandalye ile temsil edilen bir şehirde yaşıyorum. Dolayısıyla açtım Meclis'in sitesini, Milletvekilleri sayfasını çağırdım ve üşenmedim, teker teker her bir İstanbul Milletvekili'ni tık'ladım.
Aslında oldukça enformatif buldum, siteyi. Her bir milletvekilinin adından, soyadından öte, eğitimi, iştigal konuları ve aile hayatı dahil, söz konusu vekilin makul bir portresinin yanı sıra, Meclis'de verdiği kanun tekliflerinden soru önergelerine tüm performansı kayıtlı. Her bir kanun ya da soru önergesinin dökümüne, şu andaki duruma kadar bir hayli bilgiye de bu sayfalardan ulaşılabiliyor. Ayrıca aynı sayfa üzerinden vekillerin e-posta adreslerine de ulaşmak mümkün. Hepsinin değil, ama olsun.
Ben de tuttum, her birine kısa bir mesaj yolladım:
"Sayın milletvekilim,
GDO'lu tohumların topraklarımızda kullanımına ilişkin görüşlerinizi öğrenmek isterim.
Hürmetlerimle,"
diye.
Elbette adımı, sanımı ve bana ulaşabilecekleri telefon numaralarımı da ekleyerek.
İstanbul adına Meclis'te sandalye işgal eden 67 vekilden bu postayı yolladığım ve milletvekili@tbmm.gov.tr adresi taşıyan 45'inin 14'üne sorum ulaşmadı bile! Server tarafından, ki bu durumda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin server'ı olsa gerek bu, anında reddedildi! 31'inin adresine ulaştığını hayal ettiğim sorumun kaç vekil tarafından onurlandırılanacağı ise... ayrı bir endişe konusu olsa da benim için, şaşırmayı ve hatta vekillerim tarafından şımartılmayı inanın heyecanla beklemekteyim.
Günün sorusu, dolayısıyla: "Hayati bir konuya ilişkin soracak bir sorunuz, takip edecek bir davanız olduğunda sizi Meclis'te temsil eden vekile nasıl ulaşırsınız?"
"Şirketin faaliyet alanları ne?
- Bitki koruma, tohum ve çevre sağlığı..."
Tabi, elbette. Neden olmasın!
Di mi?
Di, değil!
Hiç değil.
Yemeyin, dostlar yedirmeyin. Aman.
Tohumumuzu alıp patentleyip, yani "katır"laştırıp ama gene bize satacak; beraberinde de gübresini, ilacını faturalayacak olanlara, gözünüzü seveyim, "hayır!" deyin.
Kendi tohumumuzu, kendi toprağımıza ekip çocuklarımızı besleyebilmek yaşamsal hakkımızdır.
Bugün Türkiye'de "Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı"nın adı "Tarım ve Gıda Bakanlığı"na değiştirilmesinin arkasında, asla görmeyeceğimiz, gitmeyeceğimiz, merak dahi etmediğimiz köyleri şen çocuk sesleri ile tasfir edişimiz var: "orda bir köy var uzakta!" Tarımda ilerleyemememizin ardında "köylülük"ü hakaret olarak kullanmışlığımız, topraklarımızın değerini bilmeksizin birinci derecede deprem bölgesine sanayii tesisleri yığmışlığımız var. Yetmiyor, tohum ve toprak hususunda kafası karıştırılmaya pek müsait ve köylüsünden kentlisine ama 70 milyon cahilimiz var.
Yoksa Bayer, Monsanto, Cargill gibi ... gibi (şimdi dersem, dava bile ederler, ama serçe kuşu değil aklımdan geçen -- siz anladınız tabi) üzerimizde böylesine tur atmazlardı.
Yemeyin dostlar, yedirmeyin de. Gözünüzü seveyim.
28 Haz 2009
Ey sevgili köşe yazarı! İlgine cevaben “Şahsınıza saygımız sonsuz ama gazetenizde yer almayı hiçbir şekilde istemiyoruz.” diye bir mail alırsan, muhattabını rahat bırakırsın di mi?
Yoksa "Ahahahahah! Nasıl ama, süper karakterliler di mi?" deyip köşene yastık mı yaparsın?
26 Haz 2009
20 Haz 2009
17 Haz 2009
15 Haz 2009
Analar oğullarına "erkek oğlum" dedikçe, sırtlarına tülbent koyup, bir masa silmeyi bile onlara yaptırmak yerine "ah, yapamaz ki o" diye kızları sürdükçe her işe ve "ananı..." diye başladıkları her eylem ifadesinde, analar duymazdan gelip yürüdükçe oğulların yanından.. kim diyebilir ki memleketimin oğlan çocuklarındadır suç? "Ha siktir!" diye kaçırdığında ağzından, bir terlik yemediyse anasından, suç oğlan çocuğunda mıdır? Ya da bir derde deva olmadan daha, doğduğu andan itibaren hem de, "erkek oğlum" diye sevdikçe anası, bir bok sandıysa kendini.. arsızlaşan bu oğlan çocuklarına kızılabilir mi? Dolayısıyla, evet. Memleketi bir sürü kifayetsiz ve de muhteris oğlan çocuğu bastıysa, kimdir sorumlusu analardan başka?
Besbelli benimle aynı düşünen başka kadınlar da var ve sormuşlar bir başka "oğlan çocuğu"na, üstelik karısının da "oğlan çocuğu" olan bir zavallıya: ‘Üzmez sen hiç terlik yedin mi?’ diye... sormakla kalmamışlar yazık, şemsiye ve yumurta ile saldırmışlar. Ben atlamışım haberi. Bugün öğrendim ki 7,5 yıl hapis cezası istemiyle yargılanacaklarmış.
İyi mi?
Böyle bir şey, ölçü.. Üzmez'e üzülmek mümkün değil, yüzündeki arsızlığın ardında anası bile olsa. Sordukları soru ne kadar yerindeyse de, kadınları savunmak da zor; "küçücük bir kızı taciz edene layık gördükleri makul bir çürük yumurta ve yaralamayı bile başaramayan hepi topu bir şemsiye darbesi"ne 7,5 yıl kabul edilebilir bir uyarı değilse de.
Önerim, tüm ana ve kadınlara. Sokakta, yanınızdan geçerken arkadaşıyla sohbetin basit havası içerisinde "anasını.." diye kendini ifade eden tüm oğullara, tüm "erkek" oğullara dönüp "efendim?" demeniz. "Efendim?!" Ve iki saniye de olsa boş boş yüzünüze bakmalarını sağlamanız, "ne oldu ki şimdi?" diye.
Üzmez'e doğru soruyu sorabilmiş hem cinslerimize en doğru destek bu olur, derim. Yumurta atma noktasına sıkıştırmadan kendimizi, oğullarımızı bir an evvel "adam" edelim.
5 Haz 2009
Mayınlı arazilerin temizlenmesine ilişkin...
"Öyle olmasaydı, Zeynep Tokuş'un tek celsede boşanma haberi gazetelerde manşet yanına yerleşmezdi (mayınlar yirmi ikinci sayfada)..."
"Kendi topraklarında mayın berisinde bir nevi tutsaklığa, sakatlıklara, ölüme ve feodal zincirlere layık görülebilmiş insanlardan tarihi bir özrün vesilesi de saymak."
4 Haz 2009
2 Haz 2009
1 Haz 2009
Hiç şüphem yok ki her köşesinde kameralar yerleşik Taksim Meydanı'nın. Hiç şüphem yok ki Kitchenette ve Starbucks ve Garanti Bankası kameraları çalışıyordu, olay sırasında. Hiç şüphem yok ki AKM'nin önünde de, Gezi Pastanesi'nin kapısında da kameralar mevcut. Gene hiç şüphem yok ki adı Ebru olan bir sokak köpeğine bu adı veren gene bu mekanlardan birinin sahibi, idarecisi ya da çalışanı... Kimse dönüp de bakmadığına göre kayıtlara, ne kapıda onu besleyen ve ne de adını veren.. ve tek arayan, peşine düşen mahalleden bile değilken hem de!
..ama zaten genç ya da yaşlı tüm oğulları bu memleketin, karşı tarafın "ana"sına talip, en vahşi, en taşınmaz, en kanlı kelimelerle. Ebru tekmelenmiş, hem de ölesiye. Kimse görmemiş. Kimse de peşine düşmemiş.
Çok mu tuhaf, sahiden de?
Mayınlı arazilerin temizlenmesine ilişkin..
"..hiçbir aklı başında firma 600 milyon ABD doları harcayıp sonra da harcadığı parayı 30 senede geri almayı göze alamaz! Fırsat maliyetini de koyarsanız ancak 45 senede harcadığını parayı geri alabilecek demektir. Dünyadaki yatırımın dönüş normları (gelişmiş ülkelerde dahi) 10 seneyi geçtiği çok ama çok nadirdir, eğer herhangi bir firma bu şartlarla böyle bir işe koyulmuş ise orada başka şeyler aramak lazımdır. Hele bu özel bir firma olursa bunu kazanç üçün yapmadığı rakamlarla sabittir. O zaman sorarlar, Türkiye ye niye böyle bir jest kim, neden yapar?"
"Ancak, hiç değinilmeyen konu hiçbir yabancı ülkeye sınırı olmayan Tunceli, Bingöl, Diyarbakır, Batman, Bitlis ve Siirt’te de mayın döşeli olması."
27 May 2009
"Bana "Çek git" diyen yanlış adam söylemiş bile olsa, söyledikleri doğrudur..." demiş Bekir Coşkun ve çok temiz, çok makul sormuş "Nerede o insanlar? diye.
17 May 2009
Zeynep Tanbay "Burası darbe hazırlıkları yapılan bir ülke ve asıl bu konuda panik yapılması gerekiyor." demiş ve eklemiş: "Bu sanatçılar 18 mart yürüyüşü hakkında hazırladıkları ve bir internet sitesinde yayınlanan metinde, Atatürk için ulu önder ifadesini kullanıyorlar. Bence bu konuyu sosyologlarla görüşmek ve onlara sormak gerekiyor. Eğer 21. yüzyılda, sanat gibi yaratıcı bir işle uğraşan yetişkin insanların ‘ulu önder’ lafının altında birleşmesi normalse ben herkesten özür dileyeceğim."
Sorgulama yeteneğini sosyalleşmenin ılık ve huzurlu uyuşukluğuna ya da memleketin "gerçekleri"ne ya da dünyanın nimetlerine kaptırmamış bu akıllı kadına şükranlarımı iletiyorum.
5 May 2009

*Türkiye İnternetle Savaşmaktan Vazgeçmelidir!*
İnterneti yasaklamak, interneti ve çağı algılamanın sonucunda en
hafifinden "*Pire için Yorgan yakmaktır*". Ülkemiz, internetden korkan, onu kontrol etmeye çalışan, *Donkişot* vari internete savaş açan bir ülke görüntüsü çizmektedir. Yasaklar, en iyisinden, Türkiyenin kafasını kuma gömmesidir. Başbakanımız, yasağı deldiğini TV'de açıklamakta, medya yasağın naıl delineceği anlatmakta, yurttaşlarımız da bu yasakları delmenin yollarını kolayca öğrenebilmekteler. "zararlı içeriği", yönetişim ilkeleri ışığıda modern dünyaya paralel bir şekilde çözmek mümkündür. Ülke olarak yasaklama reflkesinden vazgeçip, interneti demokrasimi geliştirmek, toplumsal kalkınmayı sağlamak, dünya ile nasıl
rekabet ederiz konusuna odaklamız gerekir.
Ülkemiz, adı konmadan, dünya internetine savaş açmıştır. Yasakçı bir bakış açısıyla, dünyadaki tüm yer sağlayıcıların Türkiye'de kayıt olmasını istemekte; mahkemelerimiz uluslarası hukuku tesis etmeye çalışmaktadır. Tedbir olarak verilen kararlar, yargılama yapılmadan kesin karar gibi uygulanmaktadır. Bu ise en çok yurttaşlarımıza zarar vermektedir. Ülkemiz matbaada geçikmeye benzer bir mantıkla, interneti yasaklamaktadır.
*İnterneti Nasıl Algılamalıyız ?*
İnternet bir bilgisayar ağının ötesinde, insanları ve insanlığın düşünce ve kültür ürünlerini kapsayan bir ağdır. İnternet üzerinde 1.6 milyar insan mevcuttur. 630 milyon bilgisayar İnternet alan adı sistemi DNS'e kayıtlı durumdadır. Yeni tarama motoru cuil.com 125 milyar sayfayı
indekslediğini söylemiştir, yani en az o kadar da sayfa bulunmaktadır. netcraft.com 225 milyon web saymıştır. 180 milyon civarında alan adı mevcuttur. 100 milyonu aşkın kişisel web/günlük olduğunu düşünmekteyiz. Tüm İnternette 100 milyonlar ölçüsünde video olduğu düşünülmektedir. Facebook'un kullanıcı sayısı 200 milyona yaklaşıyor.
İnternet, insanların buluştuğu, iş yaptığı, eğlendiği, öğrendiği, öğrettiği, çeşitli elektronik nesneleri değiştiği, paylaştığı, okuduğu, yazdığı bir ortamdır. İnternet, kütüphanelerin, gazete ve dergilerin, TV'lerin, müzelerin, laboratuvarların, sergilerin, konser salonlarının olduğu, insanlığın kültür mirasının paylaşıldığı bir ortamdır. İnsanlar arası iletişim, iş birliği ve dayanışmanın olduğu bir ortamdır. Yaşamın tüm boyutlarına, tüm mesleklere, tüm yaş gruplarına hitabeden, yaşamın yansını bulan, insanlığı etkileyen önemli bir gelişmedir.
Bilişim, bilgi teknolojileri ve İnternet, insanlığı yeni bir toplum biçimine taşıyan, tetikleyen ve temsil eden içiçe geçmiş araçlar bütünüdür. İnsanlık, sanayi ötesi bir toplum biçimine, adına "bilgi toplumu" demeye çalıştığımız yeni bir toplum biçimine geçişin sancılarını yaşamaktadır. Bu anlamda bilgi, temel zenginlik kaynağı, verimlilik, rekabet kaynağı ve istihdam aracıdır.
Beyinsel emek yaratılan katma değer açısından, kol emeğinin önüne geçmiştir. Yer altı zenginliklerinden, bankalardaki paralardan çok entelektüel sermaye öne çıkmıştır. Bunun sonucunda ülkelerin zenginlik kaynağı, yetişmiş insanların beyinlerindeki bilgidir denebilmektedir.
"Bilgi toplumu"na yönelişin bir sonucu olarak, sektörlerin yapısında önemli değişimler gözükmektedir. Telekom, basın, medya, eğlence sektörleri köklü olarak değişmektedir. Kamu yönetimi, bu gelişmeler sonucunda ciddi bir yeniden yapılanma arayışına girerek, kendini
e-devlet uygulamaları şeklinde ortaya koymaktadır. Ülkeler ve Birleşmiş Milletler, AB, Dünya Ekonomik Forumu gibi uluslararası yapılar, ülkeleri ve tüm dünyayı "bilgi toplumu"na taşımak için planlar yapmaya, eylem planları ortaya çıkartmaya, her çocuğa bir dizüstü bilgisayar gibi tüm dünya yurttaşlarına yönelik projeler üzerinde çalışmaya başlamıştır.
Kısaca tüm dünya, "bilgi toplumu" hedefini benimsemiş ve ona yönelmek için ciddi bir çabaya girmiştir. Bu bağlamda ülkemizde de 2006-2010'u kapsayan bir "Bilgi Toplumu Stratejisi" ve "Eylem Planı" bulunmakta ancak DPT Bilgi Toplumu Dairesi sekreteryasında, DPT ile ilgili Başbakan Yardımcısı'nın başkanlığında, bakanlar düzeyinde katılımla oluşan e-dönüşüm İcra Kurulu Başkanlığı'nda ağır aksak ilerlemektedir.
*5651 Ne Getirdi ?*
Ülkemizdeki yasaklamaları tetikleyen, 5651 nolu aceleye getirilmiş, internetden korkan bir felsefeyle yazılmış, ileride kullanılabilinecek maddelerle dolu "Truva Atı" görüntüsü veren bir yasadır. Bir tepki ve yasaklama yasasıdır. Özgürlükler ve güvenlik dengesinin, özgürlük
aleyhine bozulduğu, "internetde benim istemediğim kuş, ne pahasına olursa olsun uçmasın" bakış açısıyla, evrensel hukuk ve Anayasanın temel ilkelerinin feda edildiği bir düzenlemedir. Bu amaçla, BTK içinde İletişim Başkanlığına (TİB), hukukçu ve iletişimci ağırlıklı 93 kişilik
kadro veriliyor, ve İnterneti temizleme görevi veriliyor. Yurt dışındaki webleri, TİB, resen, sorgusuz sualsiz, savunmasız, haber vermesiz kapatma yetkisine sahip. Bu yetki yurt içinde mahkemelere ait.
*Ne Yapılmalı ?*
Youtube 5 mayıstan beri kapalı. 3,5 milyon kişinin günlüğünü tutan wordpress.com bir yazı nedeniyle aylarca kapalı kaldı. Geocities.com, Myspace.com, DailyMotion.com, alibaba.com gibi büyük, milyonlarca kullanıcının üye olduğu, içerik eklediği çoğu weblerin yanında, richarddawkins.net, turandursun.com, anarsist.com, ataist.org gibi aykırı görüşlerin ortaya atıldığı weblerde yasaklardan nasibini aldı. Bu yasaklamalar, her zaman 5651 nedeniyle olmuyor; kişisel haklar ve fikri ve sinai hakların ihlali nedeniyle Türkiye'nin her hangi yerinde bir mahkeme, hiç bir savunma almadan, bir bilirkişiye başvurmadan tedbir olarak bir yasaklama getirebiliyor. Blogger.com'u Diyarbakır, pek çok webi de Silivri ve Gebze mahkemeleri yasakladı.
Yasakçı refleksten kurtulup, hoşgörü, katılım ve saydamlık temelinde, ifade özgürlüğünü esas alan, uzun vadeli ülke çıkarlarını gözeten süreçleri kurmalıyız.
Kısa vadede bir kitap, hatta bir paragraf yüzünden koca kütüphaneleri yasaklamak düşüncesiden vazgeçmeliyiz. Başarılı olduğumuz sürece, kendimize zarar veririz; bu harakiri çabasıdan vazgeçmeliyiz. BTK'nın işini yapmaması nedeniyle, 1 video nedeniyle youtube'u 1 yıldır kapalı
tutmak Türkiye'ye zarar veriyor. Nesne temelli filtreleme kolayca yapılabilir; BTK bunu yapacak, mali, idari ve teknik beceriye sahiptir.
Ülkemizin hassasiyeti olduğu konulardaki "zararlı içeriği", Bilişim STK'ları ve intenret gönüllüleri ile birlikte harekete ederek çözebiliriz. Kamunun katı refleksi yerine, sivil toplumun rdnrk, katılımcı, diyalog temelli yapısı bu sorunu daha kolay çözebilir. Devletin, esas olarak, "zaralı içerik"le mücadeleyi yurttaşa bırakması, demokrasilerde, esastır. Devlet bunu destek olmalıdır; ama işi yurttaşa bırakmalıdır.
5651 ilk fırsatta kaldırılmalı, yerine daha katılımcı ve demokrasi felsefesiyle uyumlu yeni bir yasa çıkartılmalıdır. Geçiçi olarak merkezi 1 ya da 2 mahkeme bu konuda uzmanlaşmalı; ictihat oluştuktan sonra doğal hakimler devreye girmelidir. Tüm hukuk camiasi bilişim konularında
eğitilmeli, bilişimciler de hukuk kavramlarıyla eğitimde tanışmalıdır.
Türkiye internetin marjinal problemlerine cok fazla enerji harcıyor. Asıl, İnterneti demokrasimizi geliştirmek, toplumsal kalkınmaya katkı vermek ve bilgi toplumu yönünde nasıl kullanırız konularına kafa yormamız gerekir.
İnternet Yaşamdır !
- Mustafa Akgül
İnternet teknolojileri Derneği
İnternet teknolojileri Derneği
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






















